28 Aralık 2007 Cuma

yeni yıla dair

BİR YIL DAHA
UMUT EDECEĞİZ
BİR YIL DAHA
BEKLEYECEĞİZ
BİR YIL DİYECEKLER
YILMAYACAĞIZ
BİR YIL DAHA


YILGINLIKLARINIZI TÜKETECEK
YILLARINIZ OLSUN

14 Aralık 2007 Cuma

NE GÜZEL OLUR

0.0.0.0 ( DÖRT KEZ SIFIRA )-
İKİ KEZ DE NAKİT E BASIP
YAZAR KASALARDAN ALINAN
( Z ) RAPORU GİBİ
İNSANLARDAN DA ( Z ) RAPORU ALINSA

DÖRT KEZ GÖZÜMÜZE
İKİ KEZ DE KULAKLARIMIZA DOKUNSAK

GÜNLÜK YAŞAM DÖKÜMÜNÜ ALSAK

7 KEZ YALAN SÖYLEME GİRİŞİMİ
3 KEZ OTURAKLI YALAN
1 KEZ ÖLDÜRME DÜŞÜNCESİ
43 KEZ ÖLME İSTEĞİ
2 KEZ ŞARKI MIRILDANMA
2 ÖĞÜN YEMEK
BOL IVIR ZIVIR
5 BARDAK ÇAY BİRİ BÜYÜK
2 FİNCAN NESCAFE
1 KEZ SEVİŞME
1 KEZ MASTÜRBASYON
2 KEZ WC Yİ KULLANMA
1 KEZ DUŞ
1 KEZ DİŞ FIRÇALAMA
BİR KAÇ KEZ PARA ALIŞ VERİŞİ
LİDYALILARA KÜFREDİŞ
1 DAL SİGARA İÇİMİ
1246 KEZ PİŞMANLIK
15 KEZ TEL GÖRÜŞMESİ
123 KEZ ÇEŞİTLİ ŞEYLERE SİNİRLENİŞ
1 KEZ GÜLECEKMİŞ GİBİ OLUŞ

VB.VS.VB.VS.VS.......

8 Aralık 2007 Cumartesi

TÜRK FİLMİ

Eskiden bizim filmlerimizde olurdu jön suç işliyor yaralı bir durumda olay yerinden kaçarken peşinde polis-asker,mahallede sıkıştırıyorlar kaçış yok ama bizim jön bir eve sığınıyor
evin sahibi ise genelde eşi ölmüş yada eşi cezaevinde veya eşinden ayrılmış alımlı tek çocuklu bir kadın olmakta ve film bundan sonra gelişen olaylarla sürmekte…
Anlamakta hep zorlanmışımdır ev sahibi olan kadın o yaralı kanun kaçağını neden evinin bir odasında çatısının bir köşesinde saklar ki.bir de yetmezmiş gibi yarasını tedavi eder, doktor çağırır veya kurşunu kendisi çıkarır.

bu tür filmlerle verilmek istenen mesaj ne aman ha sakın polise teslim etme yazık günah mı,iyi de adam suçlu.
verilen mesaj kadın yıllardır ilişkide bulunmamış hazır kapıya kadar gelmiş
kim uğraşacak birini bulmayla ver kurtulmu.
yoksa mesaj filan yok öylesine gelişti mi
hadi biraz da siz düşünün mesaj ne :-)

İÇİNDEKİ ÇOCUK;

DÜNYAYA

SENDEN

BİR ÇOCUK

GELDİĞİNDE ÖLÜR...

SÜSLESEM

YAŞIYOR

SÜSÜ


VERSEM


ÖLÜME


:-)

2 Aralık 2007 Pazar

HADİ ORDAN

Sürekli taşınıyor, parça parça geçmişe götürülüyordun, dinlediğin her müzik bir parçanı bırakıyor, her parçayla bir parça daha eksiliyordun. Sendeki bu tükeniş çevrene de sirayet etmişti. Kendinden, içinde bulunduğun andan vazgeçmişliğin, senden de vazgeçişleri hızlandırmıştı. Önemsemediğin küçücük şeyler bile artık seni hiçe sayıyordu. Kılını kıpırdatmaz hallerin, tembelliğinle değil de daha çok kendini akıntıya bırakmışlığınla ilgiliydi. Takılı kaldığın geçmiş burgacından kurtulabilmenin imkânı yoktu. “ah keşke olanağım olsa da çocukluğuma geri dönebilsem” Aslında geçmişteki mutsuzluğuna üzülerek geçirdiğin her anın, gelecekteki mutsuzluğunu hazırladığı paradoksunu çok iyi biliyor, ama bildiğini uygulamaya koyamıyordun.
Seni bu derece duyarsız kılan neydi, ya bilmiyordun ya da bir sen biliyordun ve fakat bildiğini kimselere belli etmiyordun.
Kendini tanımıyor olsan; çocukluğunun geçtiği doğudaki küçük, bir o kadar da zavallı köyün, erken inen ve iner inmez uzunca bir süre hâkimiyet süren gecelerinde, babanın yorumlar katarak anlattığı, yaşamın boyunca aklından çıkaramadığın masaldaki, yakalandığı amansız hastalığı kabullenip vücudunun kurtlandığına rivayet edilen, bacağından düşen kurtları yerden kaldırıp tekrar yarasına koyan, çevresindekilere tanrının verdiği gibi her şeyi geri alabileceğini söyleyerek iyileşeceği zamanı bekleyen “Eyüp peygamber sabrı” gösterdiğine inanacaktın.
Oysa çevrende sürekli tez canlılığından dem vurulup dokuz aylık olmadığın vurgulanırken, bu şekilde davranmakla hiç de inandırıcı olamıyordun.
Sabrın dişe dokunur gerekçeleri olmalı, sabredişe.
Son birkaç aydır evinin sokağa bakan penceresi önünde saatlerce oturup Günlerin bir birini ite kaka zaman uçurumunun kıyısından itelemesini izliyordun. Bir de bir süredir fark ettiğin Arifin her gün aynı saatte sokağınızdan geçmesini. Dünün yarından ne gibi bir farkı olacağı ilgini çekmiyordu, gün bitiyor sen hep dün de kalıyordun, her günün bir öncekine dönük ve bir öncekinden sönük geçmesi umurunda değildi. Bak işte; mahallenizin delisi Arif elinde artık zar inceliğinde üretilen poşetine sevap marka ekmelerini koymuş, kurulmuş saat gibi yine evine doğru gidiyordu.
Önceki günlerde de gitmişti, yarın da gidecekti. Belini göbeğinin üstünden iple bağladığı için nerdeyse dizlerinin göründüğü kapri şort’a benzettiğin her zamanki kahverengi pantolonu vardı üzerinde. Göz göze geldiğiniz bir anda gülümseyip poşetinden bir şey çıkararak gösterdi, vermek istediğini anlatmak için koluyla sana doğru uzatarak hamleler yaptı. Pencere kenarına yerleştirilen bitkiden tek farkın bakmaktı, kıpırtısız öylece kalakaldın.
Senden umudunu yitiren Arif, bir süre bekleyip daha sonra yoluna devam etti. Şaşkınlığını üzerinden atıp “Allah Allah Arif bana ne verebilir ki, yoksa bana mı öyle geldi, acaba yanına inse miydim, kim bilir ne vardı pakette” diye düşünürken, Seneler önce anlattırdığın öyküsünü anımsadın.
—Abi kahvede, kahvede silah çıkarttılar, silah çıkarttılar Eyüp abinin, kafasına sıktılar, karpuz gibi patlattılar abi karpuz, ben karpuz sevmem, sen sevenmi. ben çok korktum, çay içiyordum, üstüm başım kan oldu, bardağım kan doldu abi, ısıcahdı kan, yapış, yapıştı, onlar vurup gitti Eyüp abi de gitti, bi daha da gelmedi, öteki tarafa gitmiş, çok ağladım hasta oldum hep kustum abi…
Yaşlılar ve içinde kanamakta olan yarası bulunanlar dışında Arifle diyaloga girmeyi başaran pek fazla kişi yoktu. Beyninin takılı kaldığı o olay sonrası belleğine tek bir kelime koymayan kimsesiz, zavallı, üstelik kelime anlamını bilmeden utangaç biriydi Arif. Karşılaşmalarınızda iyilik etmek içgüdüsüyle sigara aldığın, (iyiliğe bak) hal hatır sorup para verdiğin Arif, ağır aksak adımlarla köşeyi dönüp gözden kayboldu. Arifin sana hediye paketi(!)vermek istemesi şokunu atlatamamıştın.
Baharda her yanından tomurcuk pörtlemiş dal gibiydi için, dudaklarına yıllar önce içtiğin sigara ağzındaymış gibi eğreti bir görünüm yerleştirip, Arifin peşinden sokağa bıraktın kendini. Adımlarının hızı merakınla doğru orantılıydı. Kestirme sokaklara sapıp yol üstündeki kahvelerden birine girip beklemeye başladın. Kısa bir süre sonra sokakta diğerlerinden ilk bakışta seçilen Arifi gördün, “gel bakalım Arif” deyip içeri çağırdın.
—Nasılsın arif?
—İyi abi iyi.
—Sigaran, paran var mı?
—Var abi, var var.
—Çay içer misin?
—Sevmem abi, kusarım, sevmem.
—Meyve suyu söyleyeyim sana, garsona seslenip meyve suyu söyledin “ben o bardakla kimseye servis yapamam” diyerek karşı çıktı garson “şişeden içer” deyip orta yolu buldunuz. Kısa bir sessizlikten sonra sanki karşındaki normal biriymiş gibi sorunu sordun
—Az önce sen bana bir şey mi verecektin Arif?
—He abi…
—Demek öyle nedir o?
—Ne nedir?
—Vereceğin şey?
—Kim verecek?
—Ariiif sen bana bir şey vermeyecek miydin gösterdin ya?
—Şimdi olmaz, gece, gece gel, bizde vereyim.
—Ne vereceksin Arif, ne var o paket… te lafını tamamlamadan ayağa kalkıp çıkıp gitti. Yaşadıkların gizemli bir hal almaya başlamıştı, gece yarısına kadar sokaklarda bir soru işareti görünümünde amaçsızca dolaşarak düşünüp durdun. “gitmekten başka seçeneğim yok” düşüncesiyle Arifin kulübesine yöneldin, elinde gaz lambasıyla kapıda karşıladı seni, geçip oturdunuz…
Pek anlaştığınız söylenemezdi, yarım yamalak şeyler anlatıp konudan konuya geçiyor, bir söylediği diğerini tutmuyordu. Kelime aralarını okuyabildiğin için anlatmak istediğini az çok kavrayabiliyordun.
—Nerde vereceğin paket?
— Burda abi, bu, bu işte.
—Ne var içinde?
—Ben bilmem abi, bilmiyorum, ben bilmiyor. Bunu ona ver, bunu ver beni kurtar, —Ne kurtarması, nasıl kurtulabilirsin ki?
—Sen kurtarabilirsin, sen abi, beni sen abi, yardım et yardım bana, ne olur deyip ayaklarına kapandı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçinde birden bire bastıran yağmur gibi sırılsıklam ağlama isteği. Birbirimize sürekli ve sakınmadan bulaştırdığımız tek şey ağlamak değil mi zaten
—Peki Arif, paketi götüreceğim, söz… Yeter artık sen de ağlama ama, hadi… Arifin hırıltılı, hıçkırıklı ağlamasına daha fazla dayanamadın, eline tutuşturduğu paketi alıp evine gitmek için kalktın. Yolda özellikle böyle anlarda beliren içinde kemirgen bir hayvan varmış gibi pakette ne olabileceğini düşünüyordun. Eve girer girmez kendine engel olamayıp hızla paketi açtın. İçinden siyah kaplı tüm sayfaları boş bir defter, biri eski tip asma kilit anahtarı, diğeri sandık anahtarı olmak üzere iki anahtar, üç tane de aynı boyda gül dalı vardı. (tutanak gibi oldu) Bunlarda ne? hiç bir şey anlamadın. Defterin tüm yapraklarını ışığa tuttun bir iz bir işaret aradın bulamadın. Paketin ambalajını yerden alırken küçük bir kâğıda gözün ilişti, kargacık burgacık el yazısıyla “Aşiyan sokak numara 8 Üsküdar yazıyordu. Gece boyunca düşünüp durdun. Aklında sabun köpüğü gibi “pıt “ diye patlayan binlerce düşünceler, olasılıklar, ünlemler, şüpheler…
Aylardır işsiz güçsüz oturuyordun “bir işe yaramış olurum” düşüncesiyle sabah erkenden kalkıp paketi alarak yola koyuldun, saatlerce adresi arayıp durdun. Silahsız emperyalist marketler yüzünden, adres sormalarda bire bir olan bakkalların; iflasın beyaz bayrağını teker, teker çekerek kapanmış olması işini oldukça zorlaştırıyordu.
—Yıllar önce buralarda aşiyan isimli bir sokak varmış ama hangisidir, nedir bilmiyorum. Sana en iyi yaşlılar yardım eder, onlara sorsan daha iyi olur diyen mahalle sakininin önerisiyle ara sokaklarda aramaya başladın.
—Aşiyaaaan, aşiyaaaan, aşiyaaaaan… Çok eski bir sokağı arıyorsun, ben bilmiyorum ama babam bilir, buyurun gelin bir de ona soralım.
Oturduğu koltukta kıpırdamadan duran solgun yeşil gözlerini sabitlediği noktadan ayırmadan mır mır mırıldanarak “ne var ne oldu” diye seslendi babası.
—Baba; arkadaş aşiyan sokağını arıyor, sen bilirsin sanki eskiden vardı böyle bir sokak.
—Oğlum kimmiş arayan, yanıma gelsin bakalım?
Yaklaştın
— Ne yapacaksın sen o sokağı, kimi arıyorsun?
—İşin açıkçası kimi aradığımı bilmiyorum, sadece bu adresi arıyorum.
Ne için aradığını sordu, vermem gereken bir paket var dedin, adresi tarif etti, teşekkür edip kalkacağın sıra,
—Muzafferi arıyorsun 8 numarada Muzaffer var, çok yaşlandı, yüzün üstünde yaşı, geleni gideni pek yoktur ama aklı bir gelip bir gider hih hi hih…
Geçenlerde hastalandığını duydum, ölecek diye her sabah salasını beklerken bir haftada ayaktaydı. keçi gibi inatçıdır köftehor, selamımı söyle. İzin isteyip ayrıldın, çok geçmeden buldun adresi. Bahçesi adam boyu ot içerisinde, demir parmaklıklı, balkon altları sonradan kalaslarla desteklenmiş iki katlı ahşap, izbe bir evdi. Korkarak bahçe kapısından geçip giriş kapısına yöneldin, evde yaşam belirtisi yoktu, seslendin yanıt alamadın, hafif dokunuşunla kapı ardına kadar açıldı, içeri adımını attığın an tenine ürperti yayıldı üşüdün.
—Kimse yok mu?
Üst kata çıkış merdiveni tahtalarla kapatılmış boş bir salondaydın.
—Ne var ne oldu? Sesin geldiği tarafa döndüğünde alt kata inen korkuluksuz merdivenleri gördün.
—Aşağı gel!
İndin.
—Kime bakmıştın?
—Muzaffer amcayı aramıştım.
—Benim, niçin aramıştın? Orta boyda, temiz giyimli, bem beyaz kısa sakalları, yuvarlak çerçeveli gözlükleri olan sevimli biriydi Muzaffer amca, bir solukta anlattın. Paketi istedi verdin, köşede duran kocaman sandığı saran paslı zincire iliştirilmiş asma kilidi titrek elleriyle açtı, paketteki öteki anahtarı çıkarıp sandığı açarak, kapağını yavaşça arkaya yatırdı. Sandığın içi bomboştu. kapağın bordo döşemesini sıyırınca, döşemenin altında tahtaya oyulmuş üç adet gül dalı şeklinde kalıp ortaya çıktı, kalıplara gül dallarını yerleştirip beklemeye başladınız.
—Birkaç dakika sonra göreceklerini bir daha anımsamayacaksın, birazdan karşı duvarda belirecek olan “aynadan kapı”nın önünde duracaksın, her şey sana kalmış. İster diğer tarafa geçip Arifin yarım bırakılan öyküsünü tamamlaması gerektiğini yazarına hatırlatırsın, istersen vazgeçip geldiğin gibi geri dönersin, karar senin. Ayrıca kendi yaşamınla ilgili yolunda gitmeyen şeyler varsa onları bile düzelttirebilirsin
—Dönüşüm ne şekilde olacak diye sordun.
—Çok basit, dönüşerek, senin öykünü yazan yazarın sana yol gösterecektir, böyle bir fırsatın da var, unutma bir saat süren var, her şey sende başlayıp sen de bitiyor, bu kapıdan geçen tek kişi sen değilsin, Hadi bakalım ayna oluştu, süren başladı.
Ok yaydan çıktı bir kere ne olacaksa olsun” deyip ayakların titreyerek ayna yüzeyli kapının önünde durdun, kısa süreli tereddütten sonra adımını atıp diğer tarafa geçiverdin. Karşında kırk-kırk beş yaşlarında, kel kafalı, keçi sakallı biri oturmuş HADİ ORDAN başlıklı bir şeyler yazıyordu.
NOT:öykü atölyesi ürünü http://www.ozgurpencere.org/
Levent KÜÇÜK 2007

ODADAKİ ODA

Vermiş olduğun ticari kararlar, işlerinin bozulmasına sebep olmuştu. Alacaklıların çakal sürüsü gibi etrafında dolanıyor ve fakat saygın geçmişin daha fazla yaklaşmalarına izin vermiyordu. Borçlarını ödeyebilmek için istemeyerek de olsa oturduğun evi satmak zorunda kalmıştın, bir an önce evi boşaltıp kendine kiralık bir yer bulmalıydın. İnternetten kiralık ev sitelerine baktın, dayalı döşeli “körün istediği bir göz” kıvamında bir ev buldun. emlakçı evi gezdirirken “sahipleri dün apar topar ülkelerine gitmişler, kendilerini görmedim, beni de telefonla aradılar, önemli eşyalarını bir odaya kilitleyip anahtarı kuryeyle gönderdiler. Son anda kiraya vermeye karar vermişler, hatta birkaç özel eşyalarını da unutmuşlar. Daha sonra ben gönderirim dedim, ama artık evi tuttuğunuza göre siz gönderirsiniz. Bak işte orda ayna dolabının üstünde, üç beş parça bir şey, gözlük, mum, fotoğraf, kitap mitap ufak tefek şeyler işte." Anahtarı teslim alıp küçük bir temizlikten sonra bir çırpıda yerleştin eve. Yine, yeni bir başlangıç yapıyordun, yeni bir semt, kocaman çok güzel tarihi bir ev. İlk başlarda her şey çok iyi gidiyordu işlerini tekrar yoluna koymuştun. Bu kez daha temkinli çalışıyordun, tecrübelenmiştin. Zaten tecrübe denen şey kirlenmişliğimiz değil miydi? Bir gece televizyon izlerken garip bir şey oldu, gözün televizyondan gayriihtiyarî aynadaki hareketliliğe kaydı. Aynada; eteklerini savurarak geçen orta yaşlı, kızıl saçlı bir kadın yansıması gördün, gözlerine inanamadın. Can havliyle yerinden fırlayıp bakış açından aynanın görüş alanına giren holde ve mutfakta şuursuzca kızıl saçlı orta yaşlı kadını aradın. Mutfaktan aynada tv izlediğin yere baktığında, asıl şoku o zaman yedin. Orta yaşlı, kızıl saçlı kadın senin oturduğun koltuğa oturmuş tv izlemekteydi, zihninde ılıkça bir yel esti, düşüverdin. Kendine geldiğinde, (gelebilmek) soğuk mermerler üzerinde büzülmüş tir tir titremekteydin, dilin damağın kurumuştu, su içtin o an içtiğin su gibi bilinmeze akıp gitmeyi ne çok isterdin. Yüzünü yıkayıp gördüklerinin gerçek olma olasılığını tarttın, başaramadın… Hanginiz, gerçek hanginizin yansıydı. Bir önceki eserini yazarken, ilham geldiği anki şekli alarak esin peşindeki yazar gibi sen de aynada gördüklerini tekrar görebilmek umuduyla kızıl saçlı kadını ilk gördüğün vaziyeti alarak koltuğa oturdun, bir yandan tv izliyor bir yandan da göz ucuyla aynayı kontrol ediyordun, merakına korkun engel olamıyordu. O geceyi yarı uyur (doğal olarak)yarı uyanık bir şekilde geçirdin, ertesi gün yaşadıklarını internette araştırmak aklına geldi, spiritüalizm, ruhsal ve metafizik üzerine ne kadar forum, platform varsa girip bir şeyler öğrenmeye çalıştın, tatmin olamadın. Okuyarak öğrenmekle, yaşayarak öğrenmek arasında dağlar kadar fark vardı. Doktorunu aramak aklına geldi, akşamüstüne randevu aldın. “Bu sefer öykünüz inandırıcı değil, Bu aralar çok koşturuyorsunuz biraz dinlenin yoğun iş temposu, sizde sıkıntı yaratmış, örselenmişsiniz, isterseniz bir süreliğine bir yerlere gidin. Kafanızı dinleyin, önceki ilaçları bırakın, şimdi vereceğim ilaçları kullanmaya başlayın, bir ay sonra görüşürüz istediğin gün ve saatte arayabilirsin” hep yaptığın gibi teşekkür edip ayrıldın. İlaçlara başlamadan bir şeyler içeyim düşüncesiyle boğaza bakan restoranlardan birine girdin, "canın balık olmak çekti şişede"… Gece yarısı kör kütük eve döndün, soyunup dökünürken gözün ev sahiplerinden kalan aynaya dayatılmış resimdeki kızıl saçlı kadına ilişti, resmi eline alıp daha yakından baktın; yoksa bu kadın… Aman tanrım!... İçini kaplayan aynada görünen kapının arkasındaki ev sahiplerinden kalan eşyaların olduğu odayı görme isteği, içinde bulunduğun karmaşayı özetliyordu,(eee tik pabucu yarım çık dışarı…) gece boyunca kapı kilidini açma denemelerin başarısızlıkla sonuçlandı. Sabah erkenden çilingir getirdin birkaç saat söylenerek uğraştı. “Ben ömrümde böyle kilit sistemi görmedim, son model arabaların şifreli kontak anahtarı gibi. Hay aksi! Sanki kilit içinde kilit var” sonunda açıldı kilit. Çilingirden kilidi (maymuncuk) açma aletini ısrar ederek yüklü bir paraya satın aldın, ücretini verip gönderdin yüreğin; içinde bir yürek daha varmış gibi paldır küldür atıyordu. Heyecanını yenmenin imkânı yoktu, kapı koluna elini uzatıp, usulca açtın ağzına kadar karanlıktan başka bir şey yoktu, kapıyı kapatıp ışığı yaktığın an olduğun yerde dondun kaldın. Karşında ayna dolabı, dolabın üstünde ev sahiplerinden kalan ıvır zıvır eşyalar... Kapısı kendine açılan oda da başa dönmüştün..


NOT: Katılmış olduğum öykü atölyesi ürünü (
http://www.ozgurpencere.org/)
resimde verilen objeler kullanılarak yazmaya çalıştığım bir öykü

Levent KÜÇÜK /PENDİK 2007

1 Aralık 2007 Cumartesi

ACEP NEDENDİR ?

NİYE

BOYUN'A TAKILANA KOLYE,

BİLEĞE TAKILANA KÜNYE DENİR?

KOLDAKİNE KOLYE,

BOYUNDAKİNE KÜNYE DENSE

DAHA AÇIKLAYICI OLMAZ MI?

TÜMÜ

HER

HAYAT

BİR

HEYHAT

KANIMCA

TÜM

AKRABALIKLAR


CİNSEL İLİŞKLERDEN


DOĞAR.

24 Kasım 2007 Cumartesi



YİRMİ DOKUZ KERE KIRK YIL
KÖLESİYİZ ÖĞRETMENİN

23 Kasım 2007 Cuma

yolcu

biri giderken
diğeri geliyor
soluk soluğa


biri girerken
diğeri çıkıyor aradan

ölüm kucaklıyor yaşamı
hiçbir şeye değmeyen

bolca hüzün
bolca hıçkırık
biraz da gülüş kalıyor
gidenden gelene

değişen bir şey yok

ilk nefes
ne kadar çığlık çığlığaysa

son
sessiz sedasız olmakta
yolculuklarda


KASIM 2007

22 Kasım 2007 Perşembe

RAPOR EDİLSEK

Birileri tarafından yasadışı bir şeyler çeviriyormuşuz gibi ihbar edilsek ihbarın gerçek olabileceğini değerlendirse,bizi takibe alsalar aylarca izleseler, telefonlarımızı dinleseler ve fakat bir şey bulamasalar ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz düşüncesiyle şüphelenmeye de devam etseler,iş yerimize ofisimize atölyemize, yada muayenehanemize dinleme cihazı yerleştirseler,
Bir süre sonra hakkımızda edindikleri bilgileri rapor edecek olsalar aşağıdaki seçeneklerden hangisi konumunuza denk düşer

a) Gün boyu telefonla konuşuyor her telefon görüşmesinden sonra görüştüğünün arkasından ağza alınmayacak küfürler ediyor, yavşağın teki
b) Kulaklarımızın zarı patladı dakika başı osurup duruyor, bi mok yediği yok
c) Karısının/kocasının korkusundan dizlerinin bağı çözülüp tir tir titriyor hiçbir halt yiyemez,mıymıntının teki
d) Kesin bir işler çeviriyor ama; ne çevirdiğini kendisi de bilmiyor
e) Para için her şey yapar, yapılmayacak şeyleri bile paranın ucunu görünce yapar
f) Ve saire ve saire


Aynı metne ilave olarak dinleme cihazı değil de iş yerimize ofisimize atölyemize muayenehanemize gizli kamera yerleştirseler bizi bir güzel izledikten sonra rapor yazsalar yine aşağıdaki seçeneklerden hangisi konumunuza denk düşer


a) Gün boyu burnunu karıştırıyor hatta bir defasında gizli kameraya bile tatak yapıştıracaktı Allahtan kuruymuş da yapışmayıp düştü,pisliğin biri
b) Gelen gideni pek yok olanlarında arkasından küçük düşürücü hareketler yapıyor
Hain kişilikli
c) Eli iskinde taşağında ha bire kurcalayıp duruyor sapık it
d) kadınlarla görüşmelerinde sesini oldukça kibarlaştırıyor, yalakalaştırıyor fırsatçı alçak
e) Kimseye faydası dokunmayan akmaz kokmaz tavşan boku gibi biri,
f) Ve bunlar gibi ve bunlar gibi

Levent KÜÇÜK
Pendik 22 /11 / 2007

11 Kasım 2007 Pazar

BÖYLE BİR ŞEY OLMALI

Aslında müthiş bir zekâya sahiptin, ya da sana öyle geliyordu, gündelik hayatta zekânı ortaya çıkarmana sebep olacak şeyler yaşamadığın için, zekân kendini geliştiremiyor ve fakat sana oynamış olduğu oyunlarla intikamını senden bir güzel alıyordu.
Zekânın seninle oynaşması; her yanından kök pörtlemiş, çiçeğine küçük gelen saksıya benzemene neden oluyordu. Bu aynı zamanda köklerin topraktan çıkıp, gövdeyle büyüme yarışında olması gibi de bir şeydi.
Birkaç aydan beri Olur olmadık zamanlarında günün, birilerinin sana isminle seslendiğini duyuyor, (gaipten sesler korosu) kafanı kaldırıp sesi duyduğun tarafa baktığında, ya kimseyi göremiyor, ya da sesin kime ait olabileceği üzerine fikir yürütemiyordun. Bir nevi sanrıcılık oyunundaydın, rolünü bilmediğin.
Bir gece önce aniden uyandığında, evde gölgeler görür gibi oldun, oradan, oraya kaçışan. (nereden nereye) Tedirgin olup evi kolaçan ettin ki bu seni daha da tedirgin etti, karartının aslını görmek istemen tamamen cahil cesaretiydi, otomobil farlarından gelen ışığın, çeşitli nesnelere çarpıp, giriş kattaki evinin penceresinden odana düşen gölgeler olabileceğine karar verip uyudun, (projeksiyon) ama lambaları açık bırakmayı da ihmal etmedin.
Öğlene doğru uyandığında, geceye ait her şey birbirine dolaşmış balıkçı ağları gibiydi aklında, çözümsüz.
Böyle durumlardan kurtulmanı sağlayan, seneler önce keşfettiğin yöntem geldi aklına; kalabalığa karışmak, öyle de yaptın. İnsanın yirmi dört saatini geçirebileceği şekilde tasarlanmış, dev alış-veriş merkezlerinden birine attın kendini. “tüket” komutu verilmiş toplumun bireyi olman, tabiatıyla seni ayrıcalıklı kılmıyordu. Elinden geldiğince, sonradan pişman olmayacağın şeyleri almaya gayret ederek, alacağın her ürünün ambalajındaki tüm yazıları uzun uzadıya okuyor, (bilinçli tüketici) alışveriş arabasının tıka basa doluluğu ise (bilince bak) geçirdiğin zamana dair ipuçları veriyordu.
Bir ara, vitrinlere bakarken arkanda iki kişi durduğunu hissettin.(yada sana öyle geldi) Yavaşça kafanı kaldırıp, arkandakileri aynalaşmış vitrin camından görmek istedin, yüzleri sanki yokmuş gibi geldi veya seçemedin. Şaşkınlıkla arkana döndün, yanında, yoranda kimseleri göremedin, şaşkınlığın katlandı, apışıp kaldın.
Dayının; rakı masasında söylediği, “küçük bir delikten kocaman kafaların çıkması gibi, hayat bazen, inanması güç sürprizlerle doludur evlat. Nereden ne çıkacağı hiç belli olmaz, sen her türlü duruma hazırlıklı ol, yeter.” sözü geldi aklına, böyle bir durumda sözcüklere tutunmayı, gülümsemeyi ne çok isterdin,
Küçük bir ırmağın hırçın bir nehir’e karışması gibi çalkantılıydı yüreğin... Bu günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapacak olsan en güzel anlatım; susmak olmalı. evet, evet… Bulunduğun yeri süratle terk edip evine döndün, aldığın öteberileri girişe bırakıp telefona sarıldın,(canım benim diye)konumun ile ilgili bilgi alabileceğin “dostum” mertebesinde birilerini aradın rehberde, kahretsin (kimi?) yoktu, durumunu bir arkadaşa mal etmek geldi aklına, anneni aradın, o ise kendi havasındaydı
— yolda mısın a yavrum?
— yolu da nerden çıkardın anne?
— ne bileyim sesin yakından geliyor da!
—ah be anne hangi cihazla ölçersin bilmem ses mesafemi?
— ne zaman geliyorsun?
—bu aralar gelemem, ben haber veririm gelmeden de bak ne soracağım, bizim bir arkadaş…
—vah vah…
Annenin söylediklerinin bilimsel alt yapısı yoktu, ama yaşadıkların da zaten bilimle değil “ne bileyimle” ilgiliydi. Duşa girdin, Yarın ilk işim iyi bir Psikiyatri uzmanı bulmak olmalı, yoksa destek almadan ben bu işin içinden çıkamam diye düşünerek uzunca bir süre küvette kaldın. Acıkmış olmasan saatlerce daha kalabilirdin, kurulanıp çıktın. Eşofmanlarını giyinirken “kısa süreli yanılsama yaşamış olmalıyım, kendime güzel bir masa hazırlayayım bir şeyim kalmaz” diyerek mutfağa yöneldin ki merdiven otomatına basılma sesi duydun, duraksadın. Ardından kapı zili çaldı, mercekten baktın yüzlerini görmediğin aynı ikili, olanca yüzsüzlüğüyle oradaydılar.
İçin için yanan, kömür lodasına döndü için. Korkuya kapıldın, Ah korku! Neslimizin ayakta kalmasının tek sebebi, sen ne yüce bir duyguymuşsun sözün aklına geldi daha çok korktun, Portmantodan telaşla spor ayakkabılarını alıp panik içerisinde yatak odasına döndün, eşofmanının cebine cüzdanını telefonunu koyup pencereden aşağıya bıraktın kendini…
Gelen ilk taksiyi, kendini önüne atarcasına durdurdun, “soru sorma nereye gideceğimi sonra söylerim, devam et, çabuk ol lütfen” dedin. Gidebileceğin sığınabileceğin bir yer düşündün, yoktu... Kendine sunumunun, her şeyi yüz üstü bırakıp, yeni bir başlangıç yapmanın dayanılmaz cazibesinin, iticiliğini yaşamaktaydın.
Çaresizliğin; hangi kaptan boşaltırsan boşalt yine de ağzını saran, kabına bulaşan yağa benziyordu. Havaalanına çek çabuk! Dedin. İki saat sonra uçağın kalkacağını öğrenip bilet aldın, kalkış saatine kadar bir şeyler yedin, gazete, dergi okudun ve bir süre sonra uçaktaki yerini aldın. Pencere kenarında oturan yolcu küçücük camdan daha fazla görüntü görebilme telaşındaydı ya da sana öyle geldi, diğer tarafındaki koltuğun yolcusu da yerini aldı, bir süre sonra kemerlenip, havalandınız…
Gelişinden haberlerinin olmaması sürprizlerine alışkın olan aile efradına pek sürpriz olmayacaktı, anlık hayati karar alıp uygulamaya koyman tahmin edilebilecek şeydi. Kim bilir belki de en büyük sürprizi, sen kendine yapmaktaydın böyle davranmakla…
Üzerinde ç”alabilirsiniz” notu yazan dergiye göz gezdirirken, cam kenarında oturanın isminle seslenişini duydun, aylardır sahibini aradığın sesti işittiğin, en kaçılamayacak yerde yakalanmış mıydın kendi kendini tuzağa düşürmüş müydün, neler oluyordu bilmiyordun. Bildiğin; suya düşmüş cismin halkaları gibi büyümekteydi zavallılığın, bakışlarını dergiden ayırmaya cesaret edemedin, neler olup bittiğini öğrenmek istediğini sordun, Soru olacak bir durumun olmadığını söyledi yumuşacık kadife yüzeyli ses tonuyla, Sadece anlayabilme, kavrayabilme eksikliğiniz var hepsi bu, bizimle gelmeniz gerekiyor, lütfen şimdi yaslanın arkanıza, kapatın gözlerinizi, aç diyene kadar da sakın açmayın. … ? (teslim olmak bu olmalı)
—Evet, geldik birkaç basamak var önümüzde dikkat edin.
-- …?
— Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.
—Nerdeyim, neresi burası?
—Bakın ve siz karar verin nerede olduğunuza.
—…?
Üzerinde olduğun sahne şeklindeki platformdan aşağıya bakışlarını çevirdiğin an her taraf aydınlanıverdi. o güne dek hayatından geçmiş, hayatlarından geçtiğin, tüm herkes ordaydı, ve hepsi, hep birlikte, aynı nakaratı tekrar ediyorlardı

—İyi ki öll dün le-vent, iyi ki öll dün le-vent, iyi ki öll dün, iyi ki öll dün, iyi ki öldün le-venttt …

Levent KÜÇÜK

10 / 23 ŞUBAT 2007 PENDİK

PERİ

Yolculukların oldu; gidip, gelmelerin, kendinle olan uğraşın, talan edilişin bitmedi. Durumundan ötürü birilerini sorumlu tutmak istiyordun ve fakat kimselere toz konduramadığın için tek sebep sen kalıyordun geriye
Tek sorumlu, tek sorunlu...
Kendini itelediğin çukurdan çıkmak için sarf ettiğin çaba yetersiz kalıyor, çukurun her santiminin seneler sürmesi, durumunu daha da zorlaştırıyordu. Eskiyi yeniden yaşamanın ötesi yoktu, bir öncesine dönük ve bir öncesinden sönük geçip gidiyordu günlerin, yaşıyordun ve şaşıyordun hepsi bu.
Kendinden, çevrenden her şeyden kaçar olmuştun. Tüm bu kaçışlarınsa alkole çıkıyordu, alkolün denizinde yüzüyor, kumsalında güneşleniyor, hatta arada bir sırtına krem sürmesine bile izin veriyordun. Bir oynaşma başlamıştı aranızda, sen mi onu şımartıyordun, yoksa o mu seni hırçınlaştırıyordu, Bilmiyordun. Bildiğin tek şey bu durumdan kurtulmak istediğindi, de nasıl...
Alkolün hortum gibi seni içine çektiği bir gecenin tüketilişine yakın senin tanımadığın ama seni tanıdığını söyleyen biri açmıştı konuyu:
-Abi sen ne yaptın böyle kendine? Şu düştüğün duruma bakarmısın? Yakışıyor mu sana? Ne güzel öykülerin vardı senin, neden artık yazmıyorsun? Nedir seni yitimlere götüren, tükenmişsin, bitmişsin, yemişsin kendini deyiverdi.
Yeni kabuk bağlamaya başlamış yaralı dirseğinin üzerine düşmüş gibi oldun çocukluğunda... -Bak dostum amacın ne bilmiyorum ama altı yıldır apış arası spermli şehirden uzaktım, birçok şehir gezmek zorunda kaldım, ölümlerden geçtim koşaradım. Bulaşıcı bir hastalıktan çıkmış gibiyim, henüz kendimde değilim, artık yazmıyor değil, yazamıyorum. Ayrıca ilham perim de beni terk etti, onu çok üzdüm, dediklerini önemsemez oldum, isteklerini duymazlıktan geldim, hor gördüm, aşağıladım... Bir kaç kez eve bile almadım. En son sokağa attığım gecenin sabahında yoktu, gitmişti. Bir süre umursamadım yokluğunu ama gün geçtikçe arar oldum, onsuz deliye döndüm. Beni kontrole geldiğini biliyorum. Alkole teslim olduğum gecelerin sabahında; elime, tv nin tozlu ekranına, pencere camının kirine, banyodaki aynanın buğusuna bıraktığı notlardan anlardım geldiğini, ama artık yok diyerek kadehindeki içkiyi, iç organlarına boca ettin.
-Onu bulmamı istermisin ?
Genzine kaçan içkiden gözlerinin yerinden fırladığını zannettin, öksürdün, aksırdın burnundan etrafa damlacıklar saçıldı.
-Gerçekten yapabilir misin, bulabilir misin onu '' dedin şakayla karışık
-Ne demek, Benim her yerde hatırı sayılır dostlarım var, nereye gitmiş olursa olsun bulurum
-Bana yapacağın en büyük iyilik bu olur lütfen bul onu
-Sen merak etme dünyanın öbür ucuna gitse de bulurum
Sırtını sıvazladıktan sonra kalkıp kalabalığa karıştı, Arkasından bakakaldın...
Başarısızlığından yapılan giysiler gibiydi ömrün. Her şey aynı ritimde ya da aynı bitimde seyrederken, birkaç hafta sonra adını bile bilmediğin o adamla karşılaştın, aynı o mekânda.
-Buldum abi, biliyor musun buldum dedi heyecanla.
Neyi bulduğunu sordun
-Hatırlamadın mı abi beni Hani senin ilham perini bulacaktım ya dedi.
-Eee...
- e si buldum işte.
-Tamam, bak bu iyi haber işte, buldun demek ha? hah hah ha..
-Ne oldu abi sen istemedin mi bulmamı?
-Bak dostum neden bahsediyorsun ne perisi, ne ilhamı? O gece tam olarak neler dediğimi hatırlamıyorum ama ilham perisi dediğin soyut bir kavram, yani yok biri, varsayım o, yani düş, hayal ürünü, gerçek değil ki o Sen beni ciddiye almışsın. dedin.
- Bak güzel abim, bağlantılarım olduğunu sana söylemiştim, her yerde arattırıp durduk perini, vaktiyle yaptığım iyiliklere karşılık kırmadılar beni, yardımcı oldular, ne yani sen şimdi nerede ve ne halde olduğunu merak etmiyor musun? İlgilendirmiyor mu seni? Diye sordu. Bir an tereddüt ettin boşta bulunmandan yararlanıp kolundan çekiştirerek,
-Hadi hazırlan gidiyoruz dedi, ne yapacağını bilemeden, ''Peki'' diyebildin.
Otobüste konuşmamaya kararlıydın. Doğunun en uç, en küçük iline gidiyor olman seni oldukça sinirlendirmişti. Neyin peşindeydin...
İnanmıyordun bunu yaptığına... Otobüsten inip merkezini büyük şehrin tek bir sokağına benzettiğin öksüz şehirde otele yerleştiniz, sen kaldın otel de, o gitti.
Akşama doğru çıkıp geldi.
-İş tamam hadi gidiyoruz dedi.
Yürek atışlarını bastırmak için bir şeyler söyledin, ne sen söylediğinden bir şey anladın ne de o anlamadığına dair bir şey söyledi,hızla otelden çıktınız...
Derme çatma evlerin önünden geçerken küçücük şehirlerinde arka mahalleleri de olabileceğini tahmin etmediğin için kendine hayıflandın.
-Dur ! dedi, Bak işte orada, gördün mü?
Kafanın, onun olduğu tarafa dönmesi, saatler gibi geldi sana, haklıydı oradaydı, tahtaları maviye boyalı pencereli evin önündeydi, bacakların var mıydı, kolların?
Boğazın kurudu, Yutkunamadın...
Görmek istediğini söyledin, heyecandan tir tir titreyerek,sinsice gitti çağırdı.sana gelmek için attığı her adımda eridiğini, içinin boşaldığını zannettin. Yanına geldi, durdu. Sarıldın, saçlarını kokladın, bir pelte gibi akıp önünde diz çöktün
- Beni affet, beni bağışla, n'olur. Sana çok haksızlık ettim, incittim, yalvarırım bana dön, benimle gel, seni çok özledim '' dedin
-Bu mümkün değil, sen cesaretsizin birisin, korkaksın, sızlanmak senin mayan olmuş. Dediklerimi, yarım bıraktıklarını tamamlamalısın, kendinden kaçmaktansa üzerine gitmelisin. Kendine ulaşmalısın,bana ulaşmayı akılettiğin gibi, bu tamamen senlik bir durum. Benim sana verebileceğim bir şey yok? Şimdi ait olmam gereken yerde, ait olmam gerekenleyim. Sen beni hak edemedin, ne zaman "yüreğinin rengi yüzüne vurursa", ben o zaman sende olurum, seni gelir bulurum... Dedi, Çekip gitti...
Ellerin yana düştü, arkasından bakakaldın, ömrün hep birilerinin arkasından baka kalmakla geçti...
Kalemi yazının üzerine bırakıp giderken, arkamdan bakman devam ediyordu...

Levent KÜÇÜK
(SİİRT- K.IRAK 2003) (Kırmızı Alarm dergisi Eylül 2003)

SEN ORDAYDIN

Şehre giriş;
Kış kıyamet, karşılıklı üçer beşer evden oluşan minik sokaklar bahçe duvarları hizasına kadar yükselen kar ve karla karışık hüzün
Yolculuk süresince otobüste yenmiş yiyeceklerin üstüne sinmiş türlü kokusu, sırtına yapışan gömlekten derin ve valizinde ısrarla yanına aldığın yalnızlığın…
Yaşlı bir fahişeyi anımsatıyordu şehir, ayakta durmayı bir sağlarsan gerisi çorap söküğüydü buzda
İlk gözüne kestirdiğine
Bakarmısınız dedin
Baktı
—Yakınlarda otel var mı? Diye sordun.
Tek Otel var, o da yüz elli metre ilerde solda dedi. Teşekkür ettin valizini eline alıp, tarif edilen yöne doğru nefesinden balonlar şişire şişire yürümeye başladın.
İçinde; alev, dışında; don, buz, ayaz
şardan; otelden çok her şeye benzeyen binaya girdiğinde kör olduğunu sandın, beyaza alışan gözlerine içerisi zifiri karanlık gibi geldi. Sendelendin
Birkaç gün kalacağını söyleyip oda istedin, kaydını yaptırdın, odana çıktın. Ortada çift kişilik bir yatak, üstündepranıp yırtılmış nevresim ve altından gözüken soluk battaniyeden yaşını ele veren cehennem kadarcak, itici otel.
Dinleneceğini söyledin, kapıyı kilitleyip yatağa elbiselerinle uzandın, yapacaklarını düşünmeye çalıştın. Zamanın hesabının yapılmayıp,kaydının tutulmadığı , yolda karşılaştığın çocukların bile birer küçük adam gibi baktığı bu şehirden, işlerini bir an önce bitirip gitmeyi tasarlıyordun, sıcak göz kapaklarını ırlaştırmaya başladı uyuya kaldın…
Uyandığında saatine baktın, akşamyoksa sabahdiye vakti anlamaya çalıştın, tahmin edemedin, sım sıcak bir banyo yaptın üzerini giyinip aşağı indin
Günaydın kahvaltı yapmak istersen soldaki masanın birine otur, ben hemen kahvaltılıkları alır gelirim dedi görevli söyleneni yaptın.
Üzerinde; çeşitli çapta kurumuş bardak ve parmak izlerinin birbirine karıştığı masaya geçtin, bir gün önceki günün gazetesine göz gezdirdin. Kahvaltılıkları masaya paldır küldür yayan görevliye bu gün ki gazete mi diye sordun, kış sebebiyle bu günki gazetenin öğlene doğru gelme olasılığı olduğunu söyledi, değişen pek bir şey yoktu tümü bildğin,görünce hatırladığın şeylerdi. haberler bile.
Birkaç şey atıştırdın kalkmak üzereydin ki kulağına kısık sesle telefonunuz var dendi irkildin…(demek o da böyle irkilmişti )
Telefonun olduğu yeri gösteren kolu takip edip yürüdün ahizeyi kulağına götürüpefendimdedin. “ne zaman geliyorsundiye sordu sanırım akşamüstü yanıtını verdin,kapattınız . Şaşırmak gelmiyordu içinden, seni nasıl bulduğunu merak etmiyordun
Nefesi atmayayamayıp tekrar yaktığı sigara izmariti gibi kokan görevliye, beklendiğin yere gidişini sağlayacak araç olup olmadığını sordun, Ağzını açtığı an, sap sarı dişlerinde gülümseme kadar ulvi bir aktarışın nasıl bu kadar ürkütücü olabileceğini düşündün, O ise durumun farkında olmadan anlatmaya başladı; “şehir saat dört dedimi aya döner, hayat biter, bir yerçekimi kalır sade hahahaaİlçelere, yakın köylere giden minibüslerin kalkış saatinden sonra kimseyi bulamazsın bu kış kıyametteTeşekkür ettin, oteldenşarı çıkıp kendini göz alıcı beyazlığın içine siyah bir nokta gibiraktın.
Sokakta binaların çatılarından bu soğukta bile nasıl eridiğini hep merak ettiğin eridikçe donan, dondukça eriyen buz uzantılarından kendini sakınarak yürüdün.
Çocukken öğrendiğin "herkes kendi evinin önünü süpürse mahalle tertemiz olur" deyimini herkes kendi dükkânının önünü kürüse şehir ter temiz olur diye değiştirerek yürüyordun ki üşümeye başlayan parmakların verdiği sinyallerle önünde olduğun tuhafiye dükkânına girdin Eldiven, atkı,(kel kafana da) şapka satın alıp yürüyüşüne şehirde ki küçük siyah bir nokta olarak kaldığın yerden devam ettin.
Aklına gideceğin yere taksi ile ulaşabilme fikri geldi, Terminalden başka yerde kışın taksi bulamayacağını anımsadın, yönünü değiştirip terminal istikametine doğru yürümeye başladın… Üç bölümlü terminal binasının gözüne kestirdiğin yazıhanelerinden birinden içeri girdin. küçük bir oda, ortasında boruları dim dik yerleştirilmiş sobanın etrafında bekleşenlerin olduğu içerdeki dumanın içilen sigaradantüten sobadankaynaklandığını umursamadan gitmek istediğin yere vesait olup olmadığını sordun, “akşamüstübeklediğin yanıttı. “taksi bulamazmıyım” diye sordunuçak bile bulursunesprisi geldi yanıt hoşuna gitti gülümsedin… (demek o da öyle gülümsemişti)
Kenan dara, Kenan götürsün dedi biri. Kenan’ı yandaki yazıhaneden çağırdılar bir ayağı hafif aksayarak geldi; bitmemiş bir romanın kahramanı gibi bezgindi "şu kadar liranı alırım" dedi kabul ettin buzdolabı kadar soğuk taksiye binip gideceğin yere yola çıktınız...
İki saat sonra beklendiğin yerdeydin, postane önünde dur dedin, söyleneni yaptı arabadan inip içeri, girdin görevliye telefon etmek istediğini söyledin, içerden telefonu uzattı numarayı çevirdin, İçinde irinli bir yara taşıyormuş gibi sıkıntılı bir ses açtı. “geldim" dedin nerdeyse ağlayacak oldun. “Hani akşamüstü gelecektin, aman tanrım heyecandan ne yapacağımı bilmiyorum, nerdesin şimdidiye sordu. “ postanedeyimdedin. On beş dakika sonra ordayım istersen hemen karşıda ki kahve de bekle beni dedi. Tamam deyip kapattın telefonu, ücreti ödeyip taksiye yürüyecektin ki görevli "hoş geldiniz" dedi "beni tanıyor musun diye sordun," " burası küçük yer yüzler hafızadan pek çıkmaz burada bir de sesler, ikiside az olduğundan" dedi "yaşlanmışsınız ama sanırım bir sene kadar önce görmüştüm sizi hastalık filangeçirdiniz" “sayılır” dedin. Elini uzatıp geçmiş olsundan başka bir cümle kurma girişiminersatrakmadan teşekkür edip, uzattığı elini tutmayla çekmen bir oldu iyi günler deyip ayrıldın peşinden "Hoş da kal görüşürüz" dedi süratle taksiye yöneldin Kenan’a soldan üçünü sokağa girmesini söyledin... Birkaç dakika sonra sokağın başındaydınız içindetarifi imkânsız acılarcamda buğu, yüreğinde heyecan, aklında karmaşan vardı. (demek o da aynılarını yaşamıştı)
Arabada beklerken bir süre sonra göründü, işte ordaydı…
Sokağa yalın kılıç kendini atıp, kara buza aldırmadanzla geçip gitti önünüzden. birçok kez izlediğin film gibiydi yaşananlar "Şimdi postanenin önünde ki kahveye gidelim" dedin Kenan’a kapının önünde durdurdu arabayı beklemeye başladın Soluk soluğaydı kafasından dumanlar çıka çıka geliyordu terden, bir saat sonra beni buradan al deyip kapısını araladın arabanın, kahveye tam girecekken; kapıda, arkasından yanaşıp kapattın gözlerini, sana yapılmış olanı yapıyor olmanın heyecanıyla
Adını söyledi, Ellerini çektin yavaşça, sarıldınız Ne çok seviyordun onu, ne çok özlemiştin Ne çok imreniliyordun, Sobaya yakın bir masaya geçip oturdunuz çay söyledi ki oldum olası severdin oranın çayını.
Ne çok anımsıyordun yaşıyordun yaşatıyordun.
Bildiğin şeylerdi anlattıkları yine de dinledin Bitirdiğinde sözleriniişte gördün, bir süre sonra bulunduğum yerde, sen olacaksın içinde olduğun çaresizliği biliyorum. lütfen pes etme, dayan, diren, kopartma bağlantıyı. yaşadıklarının ödülünü alacaksın, sürekli olarak geleceği görmeye çalışma, gelecek zaten bir süre sonra kendiliğinden gelecek ve de bu sana emin ol çok iyi gelecek. İşte görmeyi çok istediğin şeklin bu fiziksel olarak biraz yaşlanmış olsam da geri kalanı aynı, senin için bu kadarını bilmen yeterli, dahası için çabalama sihiri kaybolmuş ayna gibi görüntüsü bozulur yaşamın, net göremezsin
Senin şu an bulunduğun konuma birçok kez dönmeyi bile istedim, tadını çıkarmana bak yaşadıklarının, mevcut durumunu koruman gelişmen yeterli, sen sana sunulanın, çok daha iyisini yapıyorsun bunu unutma bildiğim için söylüyorum yaptığım için
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadın camdan taksinin geldiğini gördün gitmen gerektiğini söyledin izin isteyip kalktın…
Aklında on yıl öncesinden taşınan arabanın arkasından bakışın, gözünde kendinden bile gizlediğin yaşın ayrıldınız…
(demek o da böyle akıtmıştı içine gözyaşını)


Levent KÜÇÜK (PENDİK)