28 Aralık 2007 Cuma

yeni yıla dair

BİR YIL DAHA
UMUT EDECEĞİZ
BİR YIL DAHA
BEKLEYECEĞİZ
BİR YIL DİYECEKLER
YILMAYACAĞIZ
BİR YIL DAHA


YILGINLIKLARINIZI TÜKETECEK
YILLARINIZ OLSUN

14 Aralık 2007 Cuma

NE GÜZEL OLUR

0.0.0.0 ( DÖRT KEZ SIFIRA )-
İKİ KEZ DE NAKİT E BASIP
YAZAR KASALARDAN ALINAN
( Z ) RAPORU GİBİ
İNSANLARDAN DA ( Z ) RAPORU ALINSA

DÖRT KEZ GÖZÜMÜZE
İKİ KEZ DE KULAKLARIMIZA DOKUNSAK

GÜNLÜK YAŞAM DÖKÜMÜNÜ ALSAK

7 KEZ YALAN SÖYLEME GİRİŞİMİ
3 KEZ OTURAKLI YALAN
1 KEZ ÖLDÜRME DÜŞÜNCESİ
43 KEZ ÖLME İSTEĞİ
2 KEZ ŞARKI MIRILDANMA
2 ÖĞÜN YEMEK
BOL IVIR ZIVIR
5 BARDAK ÇAY BİRİ BÜYÜK
2 FİNCAN NESCAFE
1 KEZ SEVİŞME
1 KEZ MASTÜRBASYON
2 KEZ WC Yİ KULLANMA
1 KEZ DUŞ
1 KEZ DİŞ FIRÇALAMA
BİR KAÇ KEZ PARA ALIŞ VERİŞİ
LİDYALILARA KÜFREDİŞ
1 DAL SİGARA İÇİMİ
1246 KEZ PİŞMANLIK
15 KEZ TEL GÖRÜŞMESİ
123 KEZ ÇEŞİTLİ ŞEYLERE SİNİRLENİŞ
1 KEZ GÜLECEKMİŞ GİBİ OLUŞ

VB.VS.VB.VS.VS.......

8 Aralık 2007 Cumartesi

TÜRK FİLMİ

Eskiden bizim filmlerimizde olurdu jön suç işliyor yaralı bir durumda olay yerinden kaçarken peşinde polis-asker,mahallede sıkıştırıyorlar kaçış yok ama bizim jön bir eve sığınıyor
evin sahibi ise genelde eşi ölmüş yada eşi cezaevinde veya eşinden ayrılmış alımlı tek çocuklu bir kadın olmakta ve film bundan sonra gelişen olaylarla sürmekte…
Anlamakta hep zorlanmışımdır ev sahibi olan kadın o yaralı kanun kaçağını neden evinin bir odasında çatısının bir köşesinde saklar ki.bir de yetmezmiş gibi yarasını tedavi eder, doktor çağırır veya kurşunu kendisi çıkarır.

bu tür filmlerle verilmek istenen mesaj ne aman ha sakın polise teslim etme yazık günah mı,iyi de adam suçlu.
verilen mesaj kadın yıllardır ilişkide bulunmamış hazır kapıya kadar gelmiş
kim uğraşacak birini bulmayla ver kurtulmu.
yoksa mesaj filan yok öylesine gelişti mi
hadi biraz da siz düşünün mesaj ne :-)

İÇİNDEKİ ÇOCUK;

DÜNYAYA

SENDEN

BİR ÇOCUK

GELDİĞİNDE ÖLÜR...

SÜSLESEM

YAŞIYOR

SÜSÜ


VERSEM


ÖLÜME


:-)

2 Aralık 2007 Pazar

HADİ ORDAN

Sürekli taşınıyor, parça parça geçmişe götürülüyordun, dinlediğin her müzik bir parçanı bırakıyor, her parçayla bir parça daha eksiliyordun. Sendeki bu tükeniş çevrene de sirayet etmişti. Kendinden, içinde bulunduğun andan vazgeçmişliğin, senden de vazgeçişleri hızlandırmıştı. Önemsemediğin küçücük şeyler bile artık seni hiçe sayıyordu. Kılını kıpırdatmaz hallerin, tembelliğinle değil de daha çok kendini akıntıya bırakmışlığınla ilgiliydi. Takılı kaldığın geçmiş burgacından kurtulabilmenin imkânı yoktu. “ah keşke olanağım olsa da çocukluğuma geri dönebilsem” Aslında geçmişteki mutsuzluğuna üzülerek geçirdiğin her anın, gelecekteki mutsuzluğunu hazırladığı paradoksunu çok iyi biliyor, ama bildiğini uygulamaya koyamıyordun.
Seni bu derece duyarsız kılan neydi, ya bilmiyordun ya da bir sen biliyordun ve fakat bildiğini kimselere belli etmiyordun.
Kendini tanımıyor olsan; çocukluğunun geçtiği doğudaki küçük, bir o kadar da zavallı köyün, erken inen ve iner inmez uzunca bir süre hâkimiyet süren gecelerinde, babanın yorumlar katarak anlattığı, yaşamın boyunca aklından çıkaramadığın masaldaki, yakalandığı amansız hastalığı kabullenip vücudunun kurtlandığına rivayet edilen, bacağından düşen kurtları yerden kaldırıp tekrar yarasına koyan, çevresindekilere tanrının verdiği gibi her şeyi geri alabileceğini söyleyerek iyileşeceği zamanı bekleyen “Eyüp peygamber sabrı” gösterdiğine inanacaktın.
Oysa çevrende sürekli tez canlılığından dem vurulup dokuz aylık olmadığın vurgulanırken, bu şekilde davranmakla hiç de inandırıcı olamıyordun.
Sabrın dişe dokunur gerekçeleri olmalı, sabredişe.
Son birkaç aydır evinin sokağa bakan penceresi önünde saatlerce oturup Günlerin bir birini ite kaka zaman uçurumunun kıyısından itelemesini izliyordun. Bir de bir süredir fark ettiğin Arifin her gün aynı saatte sokağınızdan geçmesini. Dünün yarından ne gibi bir farkı olacağı ilgini çekmiyordu, gün bitiyor sen hep dün de kalıyordun, her günün bir öncekine dönük ve bir öncekinden sönük geçmesi umurunda değildi. Bak işte; mahallenizin delisi Arif elinde artık zar inceliğinde üretilen poşetine sevap marka ekmelerini koymuş, kurulmuş saat gibi yine evine doğru gidiyordu.
Önceki günlerde de gitmişti, yarın da gidecekti. Belini göbeğinin üstünden iple bağladığı için nerdeyse dizlerinin göründüğü kapri şort’a benzettiğin her zamanki kahverengi pantolonu vardı üzerinde. Göz göze geldiğiniz bir anda gülümseyip poşetinden bir şey çıkararak gösterdi, vermek istediğini anlatmak için koluyla sana doğru uzatarak hamleler yaptı. Pencere kenarına yerleştirilen bitkiden tek farkın bakmaktı, kıpırtısız öylece kalakaldın.
Senden umudunu yitiren Arif, bir süre bekleyip daha sonra yoluna devam etti. Şaşkınlığını üzerinden atıp “Allah Allah Arif bana ne verebilir ki, yoksa bana mı öyle geldi, acaba yanına inse miydim, kim bilir ne vardı pakette” diye düşünürken, Seneler önce anlattırdığın öyküsünü anımsadın.
—Abi kahvede, kahvede silah çıkarttılar, silah çıkarttılar Eyüp abinin, kafasına sıktılar, karpuz gibi patlattılar abi karpuz, ben karpuz sevmem, sen sevenmi. ben çok korktum, çay içiyordum, üstüm başım kan oldu, bardağım kan doldu abi, ısıcahdı kan, yapış, yapıştı, onlar vurup gitti Eyüp abi de gitti, bi daha da gelmedi, öteki tarafa gitmiş, çok ağladım hasta oldum hep kustum abi…
Yaşlılar ve içinde kanamakta olan yarası bulunanlar dışında Arifle diyaloga girmeyi başaran pek fazla kişi yoktu. Beyninin takılı kaldığı o olay sonrası belleğine tek bir kelime koymayan kimsesiz, zavallı, üstelik kelime anlamını bilmeden utangaç biriydi Arif. Karşılaşmalarınızda iyilik etmek içgüdüsüyle sigara aldığın, (iyiliğe bak) hal hatır sorup para verdiğin Arif, ağır aksak adımlarla köşeyi dönüp gözden kayboldu. Arifin sana hediye paketi(!)vermek istemesi şokunu atlatamamıştın.
Baharda her yanından tomurcuk pörtlemiş dal gibiydi için, dudaklarına yıllar önce içtiğin sigara ağzındaymış gibi eğreti bir görünüm yerleştirip, Arifin peşinden sokağa bıraktın kendini. Adımlarının hızı merakınla doğru orantılıydı. Kestirme sokaklara sapıp yol üstündeki kahvelerden birine girip beklemeye başladın. Kısa bir süre sonra sokakta diğerlerinden ilk bakışta seçilen Arifi gördün, “gel bakalım Arif” deyip içeri çağırdın.
—Nasılsın arif?
—İyi abi iyi.
—Sigaran, paran var mı?
—Var abi, var var.
—Çay içer misin?
—Sevmem abi, kusarım, sevmem.
—Meyve suyu söyleyeyim sana, garsona seslenip meyve suyu söyledin “ben o bardakla kimseye servis yapamam” diyerek karşı çıktı garson “şişeden içer” deyip orta yolu buldunuz. Kısa bir sessizlikten sonra sanki karşındaki normal biriymiş gibi sorunu sordun
—Az önce sen bana bir şey mi verecektin Arif?
—He abi…
—Demek öyle nedir o?
—Ne nedir?
—Vereceğin şey?
—Kim verecek?
—Ariiif sen bana bir şey vermeyecek miydin gösterdin ya?
—Şimdi olmaz, gece, gece gel, bizde vereyim.
—Ne vereceksin Arif, ne var o paket… te lafını tamamlamadan ayağa kalkıp çıkıp gitti. Yaşadıkların gizemli bir hal almaya başlamıştı, gece yarısına kadar sokaklarda bir soru işareti görünümünde amaçsızca dolaşarak düşünüp durdun. “gitmekten başka seçeneğim yok” düşüncesiyle Arifin kulübesine yöneldin, elinde gaz lambasıyla kapıda karşıladı seni, geçip oturdunuz…
Pek anlaştığınız söylenemezdi, yarım yamalak şeyler anlatıp konudan konuya geçiyor, bir söylediği diğerini tutmuyordu. Kelime aralarını okuyabildiğin için anlatmak istediğini az çok kavrayabiliyordun.
—Nerde vereceğin paket?
— Burda abi, bu, bu işte.
—Ne var içinde?
—Ben bilmem abi, bilmiyorum, ben bilmiyor. Bunu ona ver, bunu ver beni kurtar, —Ne kurtarması, nasıl kurtulabilirsin ki?
—Sen kurtarabilirsin, sen abi, beni sen abi, yardım et yardım bana, ne olur deyip ayaklarına kapandı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçinde birden bire bastıran yağmur gibi sırılsıklam ağlama isteği. Birbirimize sürekli ve sakınmadan bulaştırdığımız tek şey ağlamak değil mi zaten
—Peki Arif, paketi götüreceğim, söz… Yeter artık sen de ağlama ama, hadi… Arifin hırıltılı, hıçkırıklı ağlamasına daha fazla dayanamadın, eline tutuşturduğu paketi alıp evine gitmek için kalktın. Yolda özellikle böyle anlarda beliren içinde kemirgen bir hayvan varmış gibi pakette ne olabileceğini düşünüyordun. Eve girer girmez kendine engel olamayıp hızla paketi açtın. İçinden siyah kaplı tüm sayfaları boş bir defter, biri eski tip asma kilit anahtarı, diğeri sandık anahtarı olmak üzere iki anahtar, üç tane de aynı boyda gül dalı vardı. (tutanak gibi oldu) Bunlarda ne? hiç bir şey anlamadın. Defterin tüm yapraklarını ışığa tuttun bir iz bir işaret aradın bulamadın. Paketin ambalajını yerden alırken küçük bir kâğıda gözün ilişti, kargacık burgacık el yazısıyla “Aşiyan sokak numara 8 Üsküdar yazıyordu. Gece boyunca düşünüp durdun. Aklında sabun köpüğü gibi “pıt “ diye patlayan binlerce düşünceler, olasılıklar, ünlemler, şüpheler…
Aylardır işsiz güçsüz oturuyordun “bir işe yaramış olurum” düşüncesiyle sabah erkenden kalkıp paketi alarak yola koyuldun, saatlerce adresi arayıp durdun. Silahsız emperyalist marketler yüzünden, adres sormalarda bire bir olan bakkalların; iflasın beyaz bayrağını teker, teker çekerek kapanmış olması işini oldukça zorlaştırıyordu.
—Yıllar önce buralarda aşiyan isimli bir sokak varmış ama hangisidir, nedir bilmiyorum. Sana en iyi yaşlılar yardım eder, onlara sorsan daha iyi olur diyen mahalle sakininin önerisiyle ara sokaklarda aramaya başladın.
—Aşiyaaaan, aşiyaaaan, aşiyaaaaan… Çok eski bir sokağı arıyorsun, ben bilmiyorum ama babam bilir, buyurun gelin bir de ona soralım.
Oturduğu koltukta kıpırdamadan duran solgun yeşil gözlerini sabitlediği noktadan ayırmadan mır mır mırıldanarak “ne var ne oldu” diye seslendi babası.
—Baba; arkadaş aşiyan sokağını arıyor, sen bilirsin sanki eskiden vardı böyle bir sokak.
—Oğlum kimmiş arayan, yanıma gelsin bakalım?
Yaklaştın
— Ne yapacaksın sen o sokağı, kimi arıyorsun?
—İşin açıkçası kimi aradığımı bilmiyorum, sadece bu adresi arıyorum.
Ne için aradığını sordu, vermem gereken bir paket var dedin, adresi tarif etti, teşekkür edip kalkacağın sıra,
—Muzafferi arıyorsun 8 numarada Muzaffer var, çok yaşlandı, yüzün üstünde yaşı, geleni gideni pek yoktur ama aklı bir gelip bir gider hih hi hih…
Geçenlerde hastalandığını duydum, ölecek diye her sabah salasını beklerken bir haftada ayaktaydı. keçi gibi inatçıdır köftehor, selamımı söyle. İzin isteyip ayrıldın, çok geçmeden buldun adresi. Bahçesi adam boyu ot içerisinde, demir parmaklıklı, balkon altları sonradan kalaslarla desteklenmiş iki katlı ahşap, izbe bir evdi. Korkarak bahçe kapısından geçip giriş kapısına yöneldin, evde yaşam belirtisi yoktu, seslendin yanıt alamadın, hafif dokunuşunla kapı ardına kadar açıldı, içeri adımını attığın an tenine ürperti yayıldı üşüdün.
—Kimse yok mu?
Üst kata çıkış merdiveni tahtalarla kapatılmış boş bir salondaydın.
—Ne var ne oldu? Sesin geldiği tarafa döndüğünde alt kata inen korkuluksuz merdivenleri gördün.
—Aşağı gel!
İndin.
—Kime bakmıştın?
—Muzaffer amcayı aramıştım.
—Benim, niçin aramıştın? Orta boyda, temiz giyimli, bem beyaz kısa sakalları, yuvarlak çerçeveli gözlükleri olan sevimli biriydi Muzaffer amca, bir solukta anlattın. Paketi istedi verdin, köşede duran kocaman sandığı saran paslı zincire iliştirilmiş asma kilidi titrek elleriyle açtı, paketteki öteki anahtarı çıkarıp sandığı açarak, kapağını yavaşça arkaya yatırdı. Sandığın içi bomboştu. kapağın bordo döşemesini sıyırınca, döşemenin altında tahtaya oyulmuş üç adet gül dalı şeklinde kalıp ortaya çıktı, kalıplara gül dallarını yerleştirip beklemeye başladınız.
—Birkaç dakika sonra göreceklerini bir daha anımsamayacaksın, birazdan karşı duvarda belirecek olan “aynadan kapı”nın önünde duracaksın, her şey sana kalmış. İster diğer tarafa geçip Arifin yarım bırakılan öyküsünü tamamlaması gerektiğini yazarına hatırlatırsın, istersen vazgeçip geldiğin gibi geri dönersin, karar senin. Ayrıca kendi yaşamınla ilgili yolunda gitmeyen şeyler varsa onları bile düzelttirebilirsin
—Dönüşüm ne şekilde olacak diye sordun.
—Çok basit, dönüşerek, senin öykünü yazan yazarın sana yol gösterecektir, böyle bir fırsatın da var, unutma bir saat süren var, her şey sende başlayıp sen de bitiyor, bu kapıdan geçen tek kişi sen değilsin, Hadi bakalım ayna oluştu, süren başladı.
Ok yaydan çıktı bir kere ne olacaksa olsun” deyip ayakların titreyerek ayna yüzeyli kapının önünde durdun, kısa süreli tereddütten sonra adımını atıp diğer tarafa geçiverdin. Karşında kırk-kırk beş yaşlarında, kel kafalı, keçi sakallı biri oturmuş HADİ ORDAN başlıklı bir şeyler yazıyordu.
NOT:öykü atölyesi ürünü http://www.ozgurpencere.org/
Levent KÜÇÜK 2007

ODADAKİ ODA

Vermiş olduğun ticari kararlar, işlerinin bozulmasına sebep olmuştu. Alacaklıların çakal sürüsü gibi etrafında dolanıyor ve fakat saygın geçmişin daha fazla yaklaşmalarına izin vermiyordu. Borçlarını ödeyebilmek için istemeyerek de olsa oturduğun evi satmak zorunda kalmıştın, bir an önce evi boşaltıp kendine kiralık bir yer bulmalıydın. İnternetten kiralık ev sitelerine baktın, dayalı döşeli “körün istediği bir göz” kıvamında bir ev buldun. emlakçı evi gezdirirken “sahipleri dün apar topar ülkelerine gitmişler, kendilerini görmedim, beni de telefonla aradılar, önemli eşyalarını bir odaya kilitleyip anahtarı kuryeyle gönderdiler. Son anda kiraya vermeye karar vermişler, hatta birkaç özel eşyalarını da unutmuşlar. Daha sonra ben gönderirim dedim, ama artık evi tuttuğunuza göre siz gönderirsiniz. Bak işte orda ayna dolabının üstünde, üç beş parça bir şey, gözlük, mum, fotoğraf, kitap mitap ufak tefek şeyler işte." Anahtarı teslim alıp küçük bir temizlikten sonra bir çırpıda yerleştin eve. Yine, yeni bir başlangıç yapıyordun, yeni bir semt, kocaman çok güzel tarihi bir ev. İlk başlarda her şey çok iyi gidiyordu işlerini tekrar yoluna koymuştun. Bu kez daha temkinli çalışıyordun, tecrübelenmiştin. Zaten tecrübe denen şey kirlenmişliğimiz değil miydi? Bir gece televizyon izlerken garip bir şey oldu, gözün televizyondan gayriihtiyarî aynadaki hareketliliğe kaydı. Aynada; eteklerini savurarak geçen orta yaşlı, kızıl saçlı bir kadın yansıması gördün, gözlerine inanamadın. Can havliyle yerinden fırlayıp bakış açından aynanın görüş alanına giren holde ve mutfakta şuursuzca kızıl saçlı orta yaşlı kadını aradın. Mutfaktan aynada tv izlediğin yere baktığında, asıl şoku o zaman yedin. Orta yaşlı, kızıl saçlı kadın senin oturduğun koltuğa oturmuş tv izlemekteydi, zihninde ılıkça bir yel esti, düşüverdin. Kendine geldiğinde, (gelebilmek) soğuk mermerler üzerinde büzülmüş tir tir titremekteydin, dilin damağın kurumuştu, su içtin o an içtiğin su gibi bilinmeze akıp gitmeyi ne çok isterdin. Yüzünü yıkayıp gördüklerinin gerçek olma olasılığını tarttın, başaramadın… Hanginiz, gerçek hanginizin yansıydı. Bir önceki eserini yazarken, ilham geldiği anki şekli alarak esin peşindeki yazar gibi sen de aynada gördüklerini tekrar görebilmek umuduyla kızıl saçlı kadını ilk gördüğün vaziyeti alarak koltuğa oturdun, bir yandan tv izliyor bir yandan da göz ucuyla aynayı kontrol ediyordun, merakına korkun engel olamıyordu. O geceyi yarı uyur (doğal olarak)yarı uyanık bir şekilde geçirdin, ertesi gün yaşadıklarını internette araştırmak aklına geldi, spiritüalizm, ruhsal ve metafizik üzerine ne kadar forum, platform varsa girip bir şeyler öğrenmeye çalıştın, tatmin olamadın. Okuyarak öğrenmekle, yaşayarak öğrenmek arasında dağlar kadar fark vardı. Doktorunu aramak aklına geldi, akşamüstüne randevu aldın. “Bu sefer öykünüz inandırıcı değil, Bu aralar çok koşturuyorsunuz biraz dinlenin yoğun iş temposu, sizde sıkıntı yaratmış, örselenmişsiniz, isterseniz bir süreliğine bir yerlere gidin. Kafanızı dinleyin, önceki ilaçları bırakın, şimdi vereceğim ilaçları kullanmaya başlayın, bir ay sonra görüşürüz istediğin gün ve saatte arayabilirsin” hep yaptığın gibi teşekkür edip ayrıldın. İlaçlara başlamadan bir şeyler içeyim düşüncesiyle boğaza bakan restoranlardan birine girdin, "canın balık olmak çekti şişede"… Gece yarısı kör kütük eve döndün, soyunup dökünürken gözün ev sahiplerinden kalan aynaya dayatılmış resimdeki kızıl saçlı kadına ilişti, resmi eline alıp daha yakından baktın; yoksa bu kadın… Aman tanrım!... İçini kaplayan aynada görünen kapının arkasındaki ev sahiplerinden kalan eşyaların olduğu odayı görme isteği, içinde bulunduğun karmaşayı özetliyordu,(eee tik pabucu yarım çık dışarı…) gece boyunca kapı kilidini açma denemelerin başarısızlıkla sonuçlandı. Sabah erkenden çilingir getirdin birkaç saat söylenerek uğraştı. “Ben ömrümde böyle kilit sistemi görmedim, son model arabaların şifreli kontak anahtarı gibi. Hay aksi! Sanki kilit içinde kilit var” sonunda açıldı kilit. Çilingirden kilidi (maymuncuk) açma aletini ısrar ederek yüklü bir paraya satın aldın, ücretini verip gönderdin yüreğin; içinde bir yürek daha varmış gibi paldır küldür atıyordu. Heyecanını yenmenin imkânı yoktu, kapı koluna elini uzatıp, usulca açtın ağzına kadar karanlıktan başka bir şey yoktu, kapıyı kapatıp ışığı yaktığın an olduğun yerde dondun kaldın. Karşında ayna dolabı, dolabın üstünde ev sahiplerinden kalan ıvır zıvır eşyalar... Kapısı kendine açılan oda da başa dönmüştün..


NOT: Katılmış olduğum öykü atölyesi ürünü (
http://www.ozgurpencere.org/)
resimde verilen objeler kullanılarak yazmaya çalıştığım bir öykü

Levent KÜÇÜK /PENDİK 2007

1 Aralık 2007 Cumartesi

ACEP NEDENDİR ?

NİYE

BOYUN'A TAKILANA KOLYE,

BİLEĞE TAKILANA KÜNYE DENİR?

KOLDAKİNE KOLYE,

BOYUNDAKİNE KÜNYE DENSE

DAHA AÇIKLAYICI OLMAZ MI?

TÜMÜ

HER

HAYAT

BİR

HEYHAT

KANIMCA

TÜM

AKRABALIKLAR


CİNSEL İLİŞKLERDEN


DOĞAR.