24 Kasım 2007 Cumartesi



YİRMİ DOKUZ KERE KIRK YIL
KÖLESİYİZ ÖĞRETMENİN

23 Kasım 2007 Cuma

yolcu

biri giderken
diğeri geliyor
soluk soluğa


biri girerken
diğeri çıkıyor aradan

ölüm kucaklıyor yaşamı
hiçbir şeye değmeyen

bolca hüzün
bolca hıçkırık
biraz da gülüş kalıyor
gidenden gelene

değişen bir şey yok

ilk nefes
ne kadar çığlık çığlığaysa

son
sessiz sedasız olmakta
yolculuklarda


KASIM 2007

22 Kasım 2007 Perşembe

RAPOR EDİLSEK

Birileri tarafından yasadışı bir şeyler çeviriyormuşuz gibi ihbar edilsek ihbarın gerçek olabileceğini değerlendirse,bizi takibe alsalar aylarca izleseler, telefonlarımızı dinleseler ve fakat bir şey bulamasalar ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz düşüncesiyle şüphelenmeye de devam etseler,iş yerimize ofisimize atölyemize, yada muayenehanemize dinleme cihazı yerleştirseler,
Bir süre sonra hakkımızda edindikleri bilgileri rapor edecek olsalar aşağıdaki seçeneklerden hangisi konumunuza denk düşer

a) Gün boyu telefonla konuşuyor her telefon görüşmesinden sonra görüştüğünün arkasından ağza alınmayacak küfürler ediyor, yavşağın teki
b) Kulaklarımızın zarı patladı dakika başı osurup duruyor, bi mok yediği yok
c) Karısının/kocasının korkusundan dizlerinin bağı çözülüp tir tir titriyor hiçbir halt yiyemez,mıymıntının teki
d) Kesin bir işler çeviriyor ama; ne çevirdiğini kendisi de bilmiyor
e) Para için her şey yapar, yapılmayacak şeyleri bile paranın ucunu görünce yapar
f) Ve saire ve saire


Aynı metne ilave olarak dinleme cihazı değil de iş yerimize ofisimize atölyemize muayenehanemize gizli kamera yerleştirseler bizi bir güzel izledikten sonra rapor yazsalar yine aşağıdaki seçeneklerden hangisi konumunuza denk düşer


a) Gün boyu burnunu karıştırıyor hatta bir defasında gizli kameraya bile tatak yapıştıracaktı Allahtan kuruymuş da yapışmayıp düştü,pisliğin biri
b) Gelen gideni pek yok olanlarında arkasından küçük düşürücü hareketler yapıyor
Hain kişilikli
c) Eli iskinde taşağında ha bire kurcalayıp duruyor sapık it
d) kadınlarla görüşmelerinde sesini oldukça kibarlaştırıyor, yalakalaştırıyor fırsatçı alçak
e) Kimseye faydası dokunmayan akmaz kokmaz tavşan boku gibi biri,
f) Ve bunlar gibi ve bunlar gibi

Levent KÜÇÜK
Pendik 22 /11 / 2007

11 Kasım 2007 Pazar

BÖYLE BİR ŞEY OLMALI

Aslında müthiş bir zekâya sahiptin, ya da sana öyle geliyordu, gündelik hayatta zekânı ortaya çıkarmana sebep olacak şeyler yaşamadığın için, zekân kendini geliştiremiyor ve fakat sana oynamış olduğu oyunlarla intikamını senden bir güzel alıyordu.
Zekânın seninle oynaşması; her yanından kök pörtlemiş, çiçeğine küçük gelen saksıya benzemene neden oluyordu. Bu aynı zamanda köklerin topraktan çıkıp, gövdeyle büyüme yarışında olması gibi de bir şeydi.
Birkaç aydan beri Olur olmadık zamanlarında günün, birilerinin sana isminle seslendiğini duyuyor, (gaipten sesler korosu) kafanı kaldırıp sesi duyduğun tarafa baktığında, ya kimseyi göremiyor, ya da sesin kime ait olabileceği üzerine fikir yürütemiyordun. Bir nevi sanrıcılık oyunundaydın, rolünü bilmediğin.
Bir gece önce aniden uyandığında, evde gölgeler görür gibi oldun, oradan, oraya kaçışan. (nereden nereye) Tedirgin olup evi kolaçan ettin ki bu seni daha da tedirgin etti, karartının aslını görmek istemen tamamen cahil cesaretiydi, otomobil farlarından gelen ışığın, çeşitli nesnelere çarpıp, giriş kattaki evinin penceresinden odana düşen gölgeler olabileceğine karar verip uyudun, (projeksiyon) ama lambaları açık bırakmayı da ihmal etmedin.
Öğlene doğru uyandığında, geceye ait her şey birbirine dolaşmış balıkçı ağları gibiydi aklında, çözümsüz.
Böyle durumlardan kurtulmanı sağlayan, seneler önce keşfettiğin yöntem geldi aklına; kalabalığa karışmak, öyle de yaptın. İnsanın yirmi dört saatini geçirebileceği şekilde tasarlanmış, dev alış-veriş merkezlerinden birine attın kendini. “tüket” komutu verilmiş toplumun bireyi olman, tabiatıyla seni ayrıcalıklı kılmıyordu. Elinden geldiğince, sonradan pişman olmayacağın şeyleri almaya gayret ederek, alacağın her ürünün ambalajındaki tüm yazıları uzun uzadıya okuyor, (bilinçli tüketici) alışveriş arabasının tıka basa doluluğu ise (bilince bak) geçirdiğin zamana dair ipuçları veriyordu.
Bir ara, vitrinlere bakarken arkanda iki kişi durduğunu hissettin.(yada sana öyle geldi) Yavaşça kafanı kaldırıp, arkandakileri aynalaşmış vitrin camından görmek istedin, yüzleri sanki yokmuş gibi geldi veya seçemedin. Şaşkınlıkla arkana döndün, yanında, yoranda kimseleri göremedin, şaşkınlığın katlandı, apışıp kaldın.
Dayının; rakı masasında söylediği, “küçük bir delikten kocaman kafaların çıkması gibi, hayat bazen, inanması güç sürprizlerle doludur evlat. Nereden ne çıkacağı hiç belli olmaz, sen her türlü duruma hazırlıklı ol, yeter.” sözü geldi aklına, böyle bir durumda sözcüklere tutunmayı, gülümsemeyi ne çok isterdin,
Küçük bir ırmağın hırçın bir nehir’e karışması gibi çalkantılıydı yüreğin... Bu günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapacak olsan en güzel anlatım; susmak olmalı. evet, evet… Bulunduğun yeri süratle terk edip evine döndün, aldığın öteberileri girişe bırakıp telefona sarıldın,(canım benim diye)konumun ile ilgili bilgi alabileceğin “dostum” mertebesinde birilerini aradın rehberde, kahretsin (kimi?) yoktu, durumunu bir arkadaşa mal etmek geldi aklına, anneni aradın, o ise kendi havasındaydı
— yolda mısın a yavrum?
— yolu da nerden çıkardın anne?
— ne bileyim sesin yakından geliyor da!
—ah be anne hangi cihazla ölçersin bilmem ses mesafemi?
— ne zaman geliyorsun?
—bu aralar gelemem, ben haber veririm gelmeden de bak ne soracağım, bizim bir arkadaş…
—vah vah…
Annenin söylediklerinin bilimsel alt yapısı yoktu, ama yaşadıkların da zaten bilimle değil “ne bileyimle” ilgiliydi. Duşa girdin, Yarın ilk işim iyi bir Psikiyatri uzmanı bulmak olmalı, yoksa destek almadan ben bu işin içinden çıkamam diye düşünerek uzunca bir süre küvette kaldın. Acıkmış olmasan saatlerce daha kalabilirdin, kurulanıp çıktın. Eşofmanlarını giyinirken “kısa süreli yanılsama yaşamış olmalıyım, kendime güzel bir masa hazırlayayım bir şeyim kalmaz” diyerek mutfağa yöneldin ki merdiven otomatına basılma sesi duydun, duraksadın. Ardından kapı zili çaldı, mercekten baktın yüzlerini görmediğin aynı ikili, olanca yüzsüzlüğüyle oradaydılar.
İçin için yanan, kömür lodasına döndü için. Korkuya kapıldın, Ah korku! Neslimizin ayakta kalmasının tek sebebi, sen ne yüce bir duyguymuşsun sözün aklına geldi daha çok korktun, Portmantodan telaşla spor ayakkabılarını alıp panik içerisinde yatak odasına döndün, eşofmanının cebine cüzdanını telefonunu koyup pencereden aşağıya bıraktın kendini…
Gelen ilk taksiyi, kendini önüne atarcasına durdurdun, “soru sorma nereye gideceğimi sonra söylerim, devam et, çabuk ol lütfen” dedin. Gidebileceğin sığınabileceğin bir yer düşündün, yoktu... Kendine sunumunun, her şeyi yüz üstü bırakıp, yeni bir başlangıç yapmanın dayanılmaz cazibesinin, iticiliğini yaşamaktaydın.
Çaresizliğin; hangi kaptan boşaltırsan boşalt yine de ağzını saran, kabına bulaşan yağa benziyordu. Havaalanına çek çabuk! Dedin. İki saat sonra uçağın kalkacağını öğrenip bilet aldın, kalkış saatine kadar bir şeyler yedin, gazete, dergi okudun ve bir süre sonra uçaktaki yerini aldın. Pencere kenarında oturan yolcu küçücük camdan daha fazla görüntü görebilme telaşındaydı ya da sana öyle geldi, diğer tarafındaki koltuğun yolcusu da yerini aldı, bir süre sonra kemerlenip, havalandınız…
Gelişinden haberlerinin olmaması sürprizlerine alışkın olan aile efradına pek sürpriz olmayacaktı, anlık hayati karar alıp uygulamaya koyman tahmin edilebilecek şeydi. Kim bilir belki de en büyük sürprizi, sen kendine yapmaktaydın böyle davranmakla…
Üzerinde ç”alabilirsiniz” notu yazan dergiye göz gezdirirken, cam kenarında oturanın isminle seslenişini duydun, aylardır sahibini aradığın sesti işittiğin, en kaçılamayacak yerde yakalanmış mıydın kendi kendini tuzağa düşürmüş müydün, neler oluyordu bilmiyordun. Bildiğin; suya düşmüş cismin halkaları gibi büyümekteydi zavallılığın, bakışlarını dergiden ayırmaya cesaret edemedin, neler olup bittiğini öğrenmek istediğini sordun, Soru olacak bir durumun olmadığını söyledi yumuşacık kadife yüzeyli ses tonuyla, Sadece anlayabilme, kavrayabilme eksikliğiniz var hepsi bu, bizimle gelmeniz gerekiyor, lütfen şimdi yaslanın arkanıza, kapatın gözlerinizi, aç diyene kadar da sakın açmayın. … ? (teslim olmak bu olmalı)
—Evet, geldik birkaç basamak var önümüzde dikkat edin.
-- …?
— Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.
—Nerdeyim, neresi burası?
—Bakın ve siz karar verin nerede olduğunuza.
—…?
Üzerinde olduğun sahne şeklindeki platformdan aşağıya bakışlarını çevirdiğin an her taraf aydınlanıverdi. o güne dek hayatından geçmiş, hayatlarından geçtiğin, tüm herkes ordaydı, ve hepsi, hep birlikte, aynı nakaratı tekrar ediyorlardı

—İyi ki öll dün le-vent, iyi ki öll dün le-vent, iyi ki öll dün, iyi ki öll dün, iyi ki öldün le-venttt …

Levent KÜÇÜK

10 / 23 ŞUBAT 2007 PENDİK

PERİ

Yolculukların oldu; gidip, gelmelerin, kendinle olan uğraşın, talan edilişin bitmedi. Durumundan ötürü birilerini sorumlu tutmak istiyordun ve fakat kimselere toz konduramadığın için tek sebep sen kalıyordun geriye
Tek sorumlu, tek sorunlu...
Kendini itelediğin çukurdan çıkmak için sarf ettiğin çaba yetersiz kalıyor, çukurun her santiminin seneler sürmesi, durumunu daha da zorlaştırıyordu. Eskiyi yeniden yaşamanın ötesi yoktu, bir öncesine dönük ve bir öncesinden sönük geçip gidiyordu günlerin, yaşıyordun ve şaşıyordun hepsi bu.
Kendinden, çevrenden her şeyden kaçar olmuştun. Tüm bu kaçışlarınsa alkole çıkıyordu, alkolün denizinde yüzüyor, kumsalında güneşleniyor, hatta arada bir sırtına krem sürmesine bile izin veriyordun. Bir oynaşma başlamıştı aranızda, sen mi onu şımartıyordun, yoksa o mu seni hırçınlaştırıyordu, Bilmiyordun. Bildiğin tek şey bu durumdan kurtulmak istediğindi, de nasıl...
Alkolün hortum gibi seni içine çektiği bir gecenin tüketilişine yakın senin tanımadığın ama seni tanıdığını söyleyen biri açmıştı konuyu:
-Abi sen ne yaptın böyle kendine? Şu düştüğün duruma bakarmısın? Yakışıyor mu sana? Ne güzel öykülerin vardı senin, neden artık yazmıyorsun? Nedir seni yitimlere götüren, tükenmişsin, bitmişsin, yemişsin kendini deyiverdi.
Yeni kabuk bağlamaya başlamış yaralı dirseğinin üzerine düşmüş gibi oldun çocukluğunda... -Bak dostum amacın ne bilmiyorum ama altı yıldır apış arası spermli şehirden uzaktım, birçok şehir gezmek zorunda kaldım, ölümlerden geçtim koşaradım. Bulaşıcı bir hastalıktan çıkmış gibiyim, henüz kendimde değilim, artık yazmıyor değil, yazamıyorum. Ayrıca ilham perim de beni terk etti, onu çok üzdüm, dediklerini önemsemez oldum, isteklerini duymazlıktan geldim, hor gördüm, aşağıladım... Bir kaç kez eve bile almadım. En son sokağa attığım gecenin sabahında yoktu, gitmişti. Bir süre umursamadım yokluğunu ama gün geçtikçe arar oldum, onsuz deliye döndüm. Beni kontrole geldiğini biliyorum. Alkole teslim olduğum gecelerin sabahında; elime, tv nin tozlu ekranına, pencere camının kirine, banyodaki aynanın buğusuna bıraktığı notlardan anlardım geldiğini, ama artık yok diyerek kadehindeki içkiyi, iç organlarına boca ettin.
-Onu bulmamı istermisin ?
Genzine kaçan içkiden gözlerinin yerinden fırladığını zannettin, öksürdün, aksırdın burnundan etrafa damlacıklar saçıldı.
-Gerçekten yapabilir misin, bulabilir misin onu '' dedin şakayla karışık
-Ne demek, Benim her yerde hatırı sayılır dostlarım var, nereye gitmiş olursa olsun bulurum
-Bana yapacağın en büyük iyilik bu olur lütfen bul onu
-Sen merak etme dünyanın öbür ucuna gitse de bulurum
Sırtını sıvazladıktan sonra kalkıp kalabalığa karıştı, Arkasından bakakaldın...
Başarısızlığından yapılan giysiler gibiydi ömrün. Her şey aynı ritimde ya da aynı bitimde seyrederken, birkaç hafta sonra adını bile bilmediğin o adamla karşılaştın, aynı o mekânda.
-Buldum abi, biliyor musun buldum dedi heyecanla.
Neyi bulduğunu sordun
-Hatırlamadın mı abi beni Hani senin ilham perini bulacaktım ya dedi.
-Eee...
- e si buldum işte.
-Tamam, bak bu iyi haber işte, buldun demek ha? hah hah ha..
-Ne oldu abi sen istemedin mi bulmamı?
-Bak dostum neden bahsediyorsun ne perisi, ne ilhamı? O gece tam olarak neler dediğimi hatırlamıyorum ama ilham perisi dediğin soyut bir kavram, yani yok biri, varsayım o, yani düş, hayal ürünü, gerçek değil ki o Sen beni ciddiye almışsın. dedin.
- Bak güzel abim, bağlantılarım olduğunu sana söylemiştim, her yerde arattırıp durduk perini, vaktiyle yaptığım iyiliklere karşılık kırmadılar beni, yardımcı oldular, ne yani sen şimdi nerede ve ne halde olduğunu merak etmiyor musun? İlgilendirmiyor mu seni? Diye sordu. Bir an tereddüt ettin boşta bulunmandan yararlanıp kolundan çekiştirerek,
-Hadi hazırlan gidiyoruz dedi, ne yapacağını bilemeden, ''Peki'' diyebildin.
Otobüste konuşmamaya kararlıydın. Doğunun en uç, en küçük iline gidiyor olman seni oldukça sinirlendirmişti. Neyin peşindeydin...
İnanmıyordun bunu yaptığına... Otobüsten inip merkezini büyük şehrin tek bir sokağına benzettiğin öksüz şehirde otele yerleştiniz, sen kaldın otel de, o gitti.
Akşama doğru çıkıp geldi.
-İş tamam hadi gidiyoruz dedi.
Yürek atışlarını bastırmak için bir şeyler söyledin, ne sen söylediğinden bir şey anladın ne de o anlamadığına dair bir şey söyledi,hızla otelden çıktınız...
Derme çatma evlerin önünden geçerken küçücük şehirlerinde arka mahalleleri de olabileceğini tahmin etmediğin için kendine hayıflandın.
-Dur ! dedi, Bak işte orada, gördün mü?
Kafanın, onun olduğu tarafa dönmesi, saatler gibi geldi sana, haklıydı oradaydı, tahtaları maviye boyalı pencereli evin önündeydi, bacakların var mıydı, kolların?
Boğazın kurudu, Yutkunamadın...
Görmek istediğini söyledin, heyecandan tir tir titreyerek,sinsice gitti çağırdı.sana gelmek için attığı her adımda eridiğini, içinin boşaldığını zannettin. Yanına geldi, durdu. Sarıldın, saçlarını kokladın, bir pelte gibi akıp önünde diz çöktün
- Beni affet, beni bağışla, n'olur. Sana çok haksızlık ettim, incittim, yalvarırım bana dön, benimle gel, seni çok özledim '' dedin
-Bu mümkün değil, sen cesaretsizin birisin, korkaksın, sızlanmak senin mayan olmuş. Dediklerimi, yarım bıraktıklarını tamamlamalısın, kendinden kaçmaktansa üzerine gitmelisin. Kendine ulaşmalısın,bana ulaşmayı akılettiğin gibi, bu tamamen senlik bir durum. Benim sana verebileceğim bir şey yok? Şimdi ait olmam gereken yerde, ait olmam gerekenleyim. Sen beni hak edemedin, ne zaman "yüreğinin rengi yüzüne vurursa", ben o zaman sende olurum, seni gelir bulurum... Dedi, Çekip gitti...
Ellerin yana düştü, arkasından bakakaldın, ömrün hep birilerinin arkasından baka kalmakla geçti...
Kalemi yazının üzerine bırakıp giderken, arkamdan bakman devam ediyordu...

Levent KÜÇÜK
(SİİRT- K.IRAK 2003) (Kırmızı Alarm dergisi Eylül 2003)

SEN ORDAYDIN

Şehre giriş;
Kış kıyamet, karşılıklı üçer beşer evden oluşan minik sokaklar bahçe duvarları hizasına kadar yükselen kar ve karla karışık hüzün
Yolculuk süresince otobüste yenmiş yiyeceklerin üstüne sinmiş türlü kokusu, sırtına yapışan gömlekten derin ve valizinde ısrarla yanına aldığın yalnızlığın…
Yaşlı bir fahişeyi anımsatıyordu şehir, ayakta durmayı bir sağlarsan gerisi çorap söküğüydü buzda
İlk gözüne kestirdiğine
Bakarmısınız dedin
Baktı
—Yakınlarda otel var mı? Diye sordun.
Tek Otel var, o da yüz elli metre ilerde solda dedi. Teşekkür ettin valizini eline alıp, tarif edilen yöne doğru nefesinden balonlar şişire şişire yürümeye başladın.
İçinde; alev, dışında; don, buz, ayaz
şardan; otelden çok her şeye benzeyen binaya girdiğinde kör olduğunu sandın, beyaza alışan gözlerine içerisi zifiri karanlık gibi geldi. Sendelendin
Birkaç gün kalacağını söyleyip oda istedin, kaydını yaptırdın, odana çıktın. Ortada çift kişilik bir yatak, üstündepranıp yırtılmış nevresim ve altından gözüken soluk battaniyeden yaşını ele veren cehennem kadarcak, itici otel.
Dinleneceğini söyledin, kapıyı kilitleyip yatağa elbiselerinle uzandın, yapacaklarını düşünmeye çalıştın. Zamanın hesabının yapılmayıp,kaydının tutulmadığı , yolda karşılaştığın çocukların bile birer küçük adam gibi baktığı bu şehirden, işlerini bir an önce bitirip gitmeyi tasarlıyordun, sıcak göz kapaklarını ırlaştırmaya başladı uyuya kaldın…
Uyandığında saatine baktın, akşamyoksa sabahdiye vakti anlamaya çalıştın, tahmin edemedin, sım sıcak bir banyo yaptın üzerini giyinip aşağı indin
Günaydın kahvaltı yapmak istersen soldaki masanın birine otur, ben hemen kahvaltılıkları alır gelirim dedi görevli söyleneni yaptın.
Üzerinde; çeşitli çapta kurumuş bardak ve parmak izlerinin birbirine karıştığı masaya geçtin, bir gün önceki günün gazetesine göz gezdirdin. Kahvaltılıkları masaya paldır küldür yayan görevliye bu gün ki gazete mi diye sordun, kış sebebiyle bu günki gazetenin öğlene doğru gelme olasılığı olduğunu söyledi, değişen pek bir şey yoktu tümü bildğin,görünce hatırladığın şeylerdi. haberler bile.
Birkaç şey atıştırdın kalkmak üzereydin ki kulağına kısık sesle telefonunuz var dendi irkildin…(demek o da böyle irkilmişti )
Telefonun olduğu yeri gösteren kolu takip edip yürüdün ahizeyi kulağına götürüpefendimdedin. “ne zaman geliyorsundiye sordu sanırım akşamüstü yanıtını verdin,kapattınız . Şaşırmak gelmiyordu içinden, seni nasıl bulduğunu merak etmiyordun
Nefesi atmayayamayıp tekrar yaktığı sigara izmariti gibi kokan görevliye, beklendiğin yere gidişini sağlayacak araç olup olmadığını sordun, Ağzını açtığı an, sap sarı dişlerinde gülümseme kadar ulvi bir aktarışın nasıl bu kadar ürkütücü olabileceğini düşündün, O ise durumun farkında olmadan anlatmaya başladı; “şehir saat dört dedimi aya döner, hayat biter, bir yerçekimi kalır sade hahahaaİlçelere, yakın köylere giden minibüslerin kalkış saatinden sonra kimseyi bulamazsın bu kış kıyametteTeşekkür ettin, oteldenşarı çıkıp kendini göz alıcı beyazlığın içine siyah bir nokta gibiraktın.
Sokakta binaların çatılarından bu soğukta bile nasıl eridiğini hep merak ettiğin eridikçe donan, dondukça eriyen buz uzantılarından kendini sakınarak yürüdün.
Çocukken öğrendiğin "herkes kendi evinin önünü süpürse mahalle tertemiz olur" deyimini herkes kendi dükkânının önünü kürüse şehir ter temiz olur diye değiştirerek yürüyordun ki üşümeye başlayan parmakların verdiği sinyallerle önünde olduğun tuhafiye dükkânına girdin Eldiven, atkı,(kel kafana da) şapka satın alıp yürüyüşüne şehirde ki küçük siyah bir nokta olarak kaldığın yerden devam ettin.
Aklına gideceğin yere taksi ile ulaşabilme fikri geldi, Terminalden başka yerde kışın taksi bulamayacağını anımsadın, yönünü değiştirip terminal istikametine doğru yürümeye başladın… Üç bölümlü terminal binasının gözüne kestirdiğin yazıhanelerinden birinden içeri girdin. küçük bir oda, ortasında boruları dim dik yerleştirilmiş sobanın etrafında bekleşenlerin olduğu içerdeki dumanın içilen sigaradantüten sobadankaynaklandığını umursamadan gitmek istediğin yere vesait olup olmadığını sordun, “akşamüstübeklediğin yanıttı. “taksi bulamazmıyım” diye sordunuçak bile bulursunesprisi geldi yanıt hoşuna gitti gülümsedin… (demek o da öyle gülümsemişti)
Kenan dara, Kenan götürsün dedi biri. Kenan’ı yandaki yazıhaneden çağırdılar bir ayağı hafif aksayarak geldi; bitmemiş bir romanın kahramanı gibi bezgindi "şu kadar liranı alırım" dedi kabul ettin buzdolabı kadar soğuk taksiye binip gideceğin yere yola çıktınız...
İki saat sonra beklendiğin yerdeydin, postane önünde dur dedin, söyleneni yaptı arabadan inip içeri, girdin görevliye telefon etmek istediğini söyledin, içerden telefonu uzattı numarayı çevirdin, İçinde irinli bir yara taşıyormuş gibi sıkıntılı bir ses açtı. “geldim" dedin nerdeyse ağlayacak oldun. “Hani akşamüstü gelecektin, aman tanrım heyecandan ne yapacağımı bilmiyorum, nerdesin şimdidiye sordu. “ postanedeyimdedin. On beş dakika sonra ordayım istersen hemen karşıda ki kahve de bekle beni dedi. Tamam deyip kapattın telefonu, ücreti ödeyip taksiye yürüyecektin ki görevli "hoş geldiniz" dedi "beni tanıyor musun diye sordun," " burası küçük yer yüzler hafızadan pek çıkmaz burada bir de sesler, ikiside az olduğundan" dedi "yaşlanmışsınız ama sanırım bir sene kadar önce görmüştüm sizi hastalık filangeçirdiniz" “sayılır” dedin. Elini uzatıp geçmiş olsundan başka bir cümle kurma girişiminersatrakmadan teşekkür edip, uzattığı elini tutmayla çekmen bir oldu iyi günler deyip ayrıldın peşinden "Hoş da kal görüşürüz" dedi süratle taksiye yöneldin Kenan’a soldan üçünü sokağa girmesini söyledin... Birkaç dakika sonra sokağın başındaydınız içindetarifi imkânsız acılarcamda buğu, yüreğinde heyecan, aklında karmaşan vardı. (demek o da aynılarını yaşamıştı)
Arabada beklerken bir süre sonra göründü, işte ordaydı…
Sokağa yalın kılıç kendini atıp, kara buza aldırmadanzla geçip gitti önünüzden. birçok kez izlediğin film gibiydi yaşananlar "Şimdi postanenin önünde ki kahveye gidelim" dedin Kenan’a kapının önünde durdurdu arabayı beklemeye başladın Soluk soluğaydı kafasından dumanlar çıka çıka geliyordu terden, bir saat sonra beni buradan al deyip kapısını araladın arabanın, kahveye tam girecekken; kapıda, arkasından yanaşıp kapattın gözlerini, sana yapılmış olanı yapıyor olmanın heyecanıyla
Adını söyledi, Ellerini çektin yavaşça, sarıldınız Ne çok seviyordun onu, ne çok özlemiştin Ne çok imreniliyordun, Sobaya yakın bir masaya geçip oturdunuz çay söyledi ki oldum olası severdin oranın çayını.
Ne çok anımsıyordun yaşıyordun yaşatıyordun.
Bildiğin şeylerdi anlattıkları yine de dinledin Bitirdiğinde sözleriniişte gördün, bir süre sonra bulunduğum yerde, sen olacaksın içinde olduğun çaresizliği biliyorum. lütfen pes etme, dayan, diren, kopartma bağlantıyı. yaşadıklarının ödülünü alacaksın, sürekli olarak geleceği görmeye çalışma, gelecek zaten bir süre sonra kendiliğinden gelecek ve de bu sana emin ol çok iyi gelecek. İşte görmeyi çok istediğin şeklin bu fiziksel olarak biraz yaşlanmış olsam da geri kalanı aynı, senin için bu kadarını bilmen yeterli, dahası için çabalama sihiri kaybolmuş ayna gibi görüntüsü bozulur yaşamın, net göremezsin
Senin şu an bulunduğun konuma birçok kez dönmeyi bile istedim, tadını çıkarmana bak yaşadıklarının, mevcut durumunu koruman gelişmen yeterli, sen sana sunulanın, çok daha iyisini yapıyorsun bunu unutma bildiğim için söylüyorum yaptığım için
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadın camdan taksinin geldiğini gördün gitmen gerektiğini söyledin izin isteyip kalktın…
Aklında on yıl öncesinden taşınan arabanın arkasından bakışın, gözünde kendinden bile gizlediğin yaşın ayrıldınız…
(demek o da böyle akıtmıştı içine gözyaşını)


Levent KÜÇÜK (PENDİK)

8 Kasım 2007 Perşembe

BİZ

hepimiz

hepimiziz ( :-) )

üzgünüm

hissedemiyorum
hazzedemiyorum
hazmedemiyorum

anne !

ben senin hatalı üretiminim
lütfen geri topla beni
gerisin geri

26 AĞUSTOS 2007 Pendik

kararlı kararsızlık

bir
su
birikintisindeki
küçük bir damlayım,
masada

kıyısından
dokununca
sarmalayan
usulca çekince
peşine takılan

yavaşça yapışıverdim ben de
düştüm peşine bir parmağın

kenarına dek taşıttım kendimi
yıllanmış tahta masanın

önümde çekimim
arkamda meyilim

kıyısındayım şimdi,
akmaya kıyamamanın

19 EKİM 2006

seyrü sefer

Karşından
gelen gelene

yanından
geçen geçene

sen mi gidiyorsun
onlar mı

onlar mı duruyor
sen mi

bilmiyorsun

bildiğin;
anlayamadığın gideni

२००० göle

3 Kasım 2007 Cumartesi

PRADOKS

KURSAĞINDA NE VARSA,

BARSAĞINDA DA O VARDIR.

ATATÜRK'E

MİLLİYETÇİLİĞİ

DAYATAN

MİLLETLERİN,

MİLLİYETÇİLİĞİ


KADAR

MİLLİYETÇİYİM

SÜREKLİ

GİDEN HER SEVGİLİ

ÇEKİLMİŞ DİŞ BOŞLUĞUDUR


AĞIZDA,

DİLE DOLANAN.

AYNEN

GİDİŞAT CUM HUUU RİYET'E

NEDİR

MİNİMUM

VE

MAKSİMUM


KÜÇÜK MUM

VE

BÜYÜK MUM

ANLAMINA MI GELİYOR.

SUSUŞ

yorum SUS

AYRILIK

PASLI BİR ATAÇ’IN

BIRAKTIĞI İZDİR


KÂĞITTAKİ


AYRILIK.

YAAA

HER ŞEYİ KAFANA TAKARSAN,

KAFAN DİLEK AĞACINA DÖNER.

HADİ BAKALIM

YA PAYLAŞIRSIN

YA DA YAPAYLAŞIRSIN

HEMEN HEMEN

KEŞKE;CESARET ÖLÇEN

BİR ÖLÇÜ BİRİMİDİR,

KEŞKESİ ÇOK OLANIN,


CESARETİ AZDIR.

İSE

YAŞAMAK

YAZI İSE,

SEVDA;


YAZININ

FOSFORLU KALEMLE

ÇİZİLMESİDİR !

ORTASI YOK

YA DAYANACAKSIN

YA DA YANACAKSIN

SAHİ

VÜCUT DİLİNİN DE

İMLA KURALLARI VAR MI ?

NOKTALAMA İŞARETLERİ OLUR MU


VÜCUT DİLİNİN ?

BENCE

STRES Mİ ?

SİTTİRET!