Şehre giriş;
Kış kıyamet, karşılıklı üçer beşer evden oluşan minik sokaklar bahçe duvarları hizasına kadar yükselen kar ve karla karışık hüzün…
Yolculuk süresince otobüste yenmiş yiyeceklerin üstüne sinmiş türlü kokusu, sırtına yapışan gömlekten derin ve valizinde ısrarla yanına aldığın yalnızlığın…
Yaşlı bir fahişeyi anımsatıyordu şehir, ayakta durmayı bir sağlarsan gerisi çorap söküğüydü buzda…
İlk gözüne kestirdiğine
—Bakarmısınız dedin …
Baktı
—Yakınlarda otel var mı? Diye sordun.
— Tek Otel var, o da yüz elli metre ilerde solda dedi. Teşekkür ettin valizini eline alıp, tarif edilen yöne doğru nefesinden balonlar şişire şişire yürümeye başladın.
İçinde; alev, dışında; don, buz, ayaz…
Dışardan; otelden çok her şeye benzeyen binaya girdiğinde kör olduğunu sandın, beyaza alışan gözlerine içerisi zifiri karanlık gibi geldi. Sendelendin…
Birkaç gün kalacağını söyleyip oda istedin, kaydını yaptırdın, odana çıktın. Ortada çift kişilik bir yatak, üstünde yıpranıp yırtılmış nevresim ve altından gözüken soluk battaniyeden yaşını ele veren cehennem kadar sıcak, itici otel.
Dinleneceğini söyledin, kapıyı kilitleyip yatağa elbiselerinle uzandın, yapacaklarını düşünmeye çalıştın. Zamanın hesabının yapılmayıp,kaydının tutulmadığı , yolda karşılaştığın çocukların bile birer küçük adam gibi baktığı bu şehirden, işlerini bir an önce bitirip gitmeyi tasarlıyordun, sıcak göz kapaklarını ağırlaştırmaya başladı uyuya kaldın…
Uyandığında saatine baktın, akşam mı yoksa sabah mı diye vakti anlamaya çalıştın, tahmin edemedin, sım sıcak bir banyo yaptın üzerini giyinip aşağı indin…
—Günaydın kahvaltı yapmak istersen soldaki masanın birine otur, ben hemen kahvaltılıkları alır gelirim dedi görevli söyleneni yaptın.
Üzerinde; çeşitli çapta kurumuş bardak ve parmak izlerinin birbirine karıştığı masaya geçtin, bir gün önceki günün gazetesine göz gezdirdin. Kahvaltılıkları masaya paldır küldür yayan görevliye bu gün ki gazete mi diye sordun, kış sebebiyle bu günki gazetenin öğlene doğru gelme olasılığı olduğunu söyledi, değişen pek bir şey yoktu tümü bildğin,görünce hatırladığın şeylerdi. haberler bile.
Birkaç şey atıştırdın kalkmak üzereydin ki kulağına kısık sesle telefonunuz var dendi irkildin…(demek o da böyle irkilmişti )
Telefonun olduğu yeri gösteren kolu takip edip yürüdün ahizeyi kulağına götürüp “efendim” dedin. “ne zaman geliyorsun” diye sordu sanırım akşamüstü yanıtını verdin,kapattınız . Şaşırmak gelmiyordu içinden, seni nasıl bulduğunu merak etmiyordun…
Nefesi atmaya kıyamayıp tekrar yaktığı sigara izmariti gibi kokan görevliye, beklendiğin yere gidişini sağlayacak araç olup olmadığını sordun, Ağzını açtığı an, sap sarı dişlerinde gülümseme kadar ulvi bir aktarışın nasıl bu kadar ürkütücü olabileceğini düşündün, O ise durumun farkında olmadan anlatmaya başladı; “şehir saat dört dedimi aya döner, hayat biter, bir yerçekimi kalır sade hahahaa… İlçelere, yakın köylere giden minibüslerin kalkış saatinden sonra kimseyi bulamazsın bu kış kıyamette” Teşekkür ettin, otelden dışarı çıkıp kendini göz alıcı beyazlığın içine siyah bir nokta gibi bıraktın.
Sokakta binaların çatılarından bu soğukta bile nasıl eridiğini hep merak ettiğin eridikçe donan, dondukça eriyen buz uzantılarından kendini sakınarak yürüdün.
Çocukken öğrendiğin "herkes kendi evinin önünü süpürse mahalle tertemiz olur" deyimini herkes kendi dükkânının önünü kürüse şehir ter temiz olur diye değiştirerek yürüyordun ki üşümeye başlayan parmakların verdiği sinyallerle önünde olduğun tuhafiye dükkânına girdin Eldiven, atkı,(kel kafana da) şapka satın alıp yürüyüşüne şehirde ki küçük siyah bir nokta olarak kaldığın yerden devam ettin.
Aklına gideceğin yere taksi ile ulaşabilme fikri geldi, Terminalden başka yerde kışın taksi bulamayacağını anımsadın, yönünü değiştirip terminal istikametine doğru yürümeye başladın… Üç bölümlü terminal binasının gözüne kestirdiğin yazıhanelerinden birinden içeri girdin. küçük bir oda, ortasında boruları dim dik yerleştirilmiş sobanın etrafında bekleşenlerin olduğu içerdeki dumanın içilen sigaradan mı tüten sobadan mı kaynaklandığını umursamadan gitmek istediğin yere vesait olup olmadığını sordun, “akşamüstü” beklediğin yanıttı. “taksi bulamazmıyım” diye sordun “uçak bile bulursun” esprisi geldi yanıt hoşuna gitti gülümsedin… (demek o da öyle gülümsemişti)
Kenan da sıra, Kenan götürsün dedi biri. Kenan’ı yandaki yazıhaneden çağırdılar bir ayağı hafif aksayarak geldi; bitmemiş bir romanın kahramanı gibi bezgindi "şu kadar liranı alırım" dedi kabul ettin buzdolabı kadar soğuk taksiye binip gideceğin yere yola çıktınız...
İki saat sonra beklendiğin yerdeydin, postane önünde dur dedin, söyleneni yaptı arabadan inip içeri, girdin görevliye telefon etmek istediğini söyledin, içerden telefonu uzattı numarayı çevirdin, İçinde irinli bir yara taşıyormuş gibi sıkıntılı bir ses açtı. “geldim" dedin nerdeyse ağlayacak oldun. “Hani akşamüstü gelecektin, aman tanrım heyecandan ne yapacağımı bilmiyorum, nerdesin şimdi” diye sordu. “ postanedeyim” dedin. On beş dakika sonra ordayım istersen hemen karşıda ki kahve de bekle beni dedi. Tamam deyip kapattın telefonu, ücreti ödeyip taksiye yürüyecektin ki görevli "hoş geldiniz" dedi "beni tanıyor musun diye sordun," " burası küçük yer yüzler hafızadan pek çıkmaz burada bir de sesler, ikiside az olduğundan" dedi "yaşlanmışsınız ama sanırım bir sene kadar önce görmüştüm sizi hastalık filan mı geçirdiniz" “sayılır” dedin. Elini uzatıp geçmiş olsundan başka bir cümle kurma girişimine fırsat bırakmadan teşekkür edip, uzattığı elini tutmayla çekmen bir oldu iyi günler deyip ayrıldın peşinden "Hoş da kal görüşürüz" dedi süratle taksiye yöneldin Kenan’a soldan üçünü sokağa girmesini söyledin... Birkaç dakika sonra sokağın başındaydınız içinde “tarifi imkânsız acılar” camda buğu, yüreğinde heyecan, aklında karmaşan vardı. (demek o da aynılarını yaşamıştı)
Arabada beklerken bir süre sonra göründü, işte ordaydı…
Sokağa yalın kılıç kendini atıp, kara buza aldırmadan hızla geçip gitti önünüzden. birçok kez izlediğin film gibiydi yaşananlar "Şimdi postanenin önünde ki kahveye gidelim" dedin Kenan’a kapının önünde durdurdu arabayı beklemeye başladın Soluk soluğaydı kafasından dumanlar çıka çıka geliyordu terden, bir saat sonra beni buradan al deyip kapısını araladın arabanın, kahveye tam girecekken; kapıda, arkasından yanaşıp kapattın gözlerini, sana yapılmış olanı yapıyor olmanın heyecanıyla…
Adını söyledi, Ellerini çektin yavaşça, sarıldınız Ne çok seviyordun onu, ne çok özlemiştin Ne çok imreniliyordun, Sobaya yakın bir masaya geçip oturdunuz çay söyledi ki oldum olası severdin oranın çayını.
Ne çok anımsıyordun yaşıyordun yaşatıyordun.
Bildiğin şeylerdi anlattıkları yine de dinledin Bitirdiğinde sözlerini “işte gördün, bir süre sonra bulunduğum yerde, sen olacaksın içinde olduğun çaresizliği biliyorum. lütfen pes etme, dayan, diren, kopartma bağlantıyı. yaşadıklarının ödülünü alacaksın, sürekli olarak geleceği görmeye çalışma, gelecek zaten bir süre sonra kendiliğinden gelecek ve de bu sana emin ol çok iyi gelecek. İşte görmeyi çok istediğin şeklin bu fiziksel olarak biraz yaşlanmış olsam da geri kalanı aynı, senin için bu kadarını bilmen yeterli, dahası için çabalama sihiri kaybolmuş ayna gibi görüntüsü bozulur yaşamın, net göremezsin…
Senin şu an bulunduğun konuma birçok kez dönmeyi bile istedim, tadını çıkarmana bak yaşadıklarının, mevcut durumunu koruman gelişmen yeterli, sen sana sunulanın, çok daha iyisini yapıyorsun bunu unutma bildiğim için söylüyorum yaptığım için…
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadın camdan taksinin geldiğini gördün gitmen gerektiğini söyledin izin isteyip kalktın…
Aklında on yıl öncesinden taşınan arabanın arkasından bakışın, gözünde kendinden bile gizlediğin yaşın ayrıldınız…
(demek o da böyle akıtmıştı içine gözyaşını)
Levent KÜÇÜK (PENDİK)
11 Kasım 2007 Pazar
SEN ORDAYDIN
Gönderen
BuLaŞıCı
zaman:
14:57
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder