2 Aralık 2007 Pazar

HADİ ORDAN

Sürekli taşınıyor, parça parça geçmişe götürülüyordun, dinlediğin her müzik bir parçanı bırakıyor, her parçayla bir parça daha eksiliyordun. Sendeki bu tükeniş çevrene de sirayet etmişti. Kendinden, içinde bulunduğun andan vazgeçmişliğin, senden de vazgeçişleri hızlandırmıştı. Önemsemediğin küçücük şeyler bile artık seni hiçe sayıyordu. Kılını kıpırdatmaz hallerin, tembelliğinle değil de daha çok kendini akıntıya bırakmışlığınla ilgiliydi. Takılı kaldığın geçmiş burgacından kurtulabilmenin imkânı yoktu. “ah keşke olanağım olsa da çocukluğuma geri dönebilsem” Aslında geçmişteki mutsuzluğuna üzülerek geçirdiğin her anın, gelecekteki mutsuzluğunu hazırladığı paradoksunu çok iyi biliyor, ama bildiğini uygulamaya koyamıyordun.
Seni bu derece duyarsız kılan neydi, ya bilmiyordun ya da bir sen biliyordun ve fakat bildiğini kimselere belli etmiyordun.
Kendini tanımıyor olsan; çocukluğunun geçtiği doğudaki küçük, bir o kadar da zavallı köyün, erken inen ve iner inmez uzunca bir süre hâkimiyet süren gecelerinde, babanın yorumlar katarak anlattığı, yaşamın boyunca aklından çıkaramadığın masaldaki, yakalandığı amansız hastalığı kabullenip vücudunun kurtlandığına rivayet edilen, bacağından düşen kurtları yerden kaldırıp tekrar yarasına koyan, çevresindekilere tanrının verdiği gibi her şeyi geri alabileceğini söyleyerek iyileşeceği zamanı bekleyen “Eyüp peygamber sabrı” gösterdiğine inanacaktın.
Oysa çevrende sürekli tez canlılığından dem vurulup dokuz aylık olmadığın vurgulanırken, bu şekilde davranmakla hiç de inandırıcı olamıyordun.
Sabrın dişe dokunur gerekçeleri olmalı, sabredişe.
Son birkaç aydır evinin sokağa bakan penceresi önünde saatlerce oturup Günlerin bir birini ite kaka zaman uçurumunun kıyısından itelemesini izliyordun. Bir de bir süredir fark ettiğin Arifin her gün aynı saatte sokağınızdan geçmesini. Dünün yarından ne gibi bir farkı olacağı ilgini çekmiyordu, gün bitiyor sen hep dün de kalıyordun, her günün bir öncekine dönük ve bir öncekinden sönük geçmesi umurunda değildi. Bak işte; mahallenizin delisi Arif elinde artık zar inceliğinde üretilen poşetine sevap marka ekmelerini koymuş, kurulmuş saat gibi yine evine doğru gidiyordu.
Önceki günlerde de gitmişti, yarın da gidecekti. Belini göbeğinin üstünden iple bağladığı için nerdeyse dizlerinin göründüğü kapri şort’a benzettiğin her zamanki kahverengi pantolonu vardı üzerinde. Göz göze geldiğiniz bir anda gülümseyip poşetinden bir şey çıkararak gösterdi, vermek istediğini anlatmak için koluyla sana doğru uzatarak hamleler yaptı. Pencere kenarına yerleştirilen bitkiden tek farkın bakmaktı, kıpırtısız öylece kalakaldın.
Senden umudunu yitiren Arif, bir süre bekleyip daha sonra yoluna devam etti. Şaşkınlığını üzerinden atıp “Allah Allah Arif bana ne verebilir ki, yoksa bana mı öyle geldi, acaba yanına inse miydim, kim bilir ne vardı pakette” diye düşünürken, Seneler önce anlattırdığın öyküsünü anımsadın.
—Abi kahvede, kahvede silah çıkarttılar, silah çıkarttılar Eyüp abinin, kafasına sıktılar, karpuz gibi patlattılar abi karpuz, ben karpuz sevmem, sen sevenmi. ben çok korktum, çay içiyordum, üstüm başım kan oldu, bardağım kan doldu abi, ısıcahdı kan, yapış, yapıştı, onlar vurup gitti Eyüp abi de gitti, bi daha da gelmedi, öteki tarafa gitmiş, çok ağladım hasta oldum hep kustum abi…
Yaşlılar ve içinde kanamakta olan yarası bulunanlar dışında Arifle diyaloga girmeyi başaran pek fazla kişi yoktu. Beyninin takılı kaldığı o olay sonrası belleğine tek bir kelime koymayan kimsesiz, zavallı, üstelik kelime anlamını bilmeden utangaç biriydi Arif. Karşılaşmalarınızda iyilik etmek içgüdüsüyle sigara aldığın, (iyiliğe bak) hal hatır sorup para verdiğin Arif, ağır aksak adımlarla köşeyi dönüp gözden kayboldu. Arifin sana hediye paketi(!)vermek istemesi şokunu atlatamamıştın.
Baharda her yanından tomurcuk pörtlemiş dal gibiydi için, dudaklarına yıllar önce içtiğin sigara ağzındaymış gibi eğreti bir görünüm yerleştirip, Arifin peşinden sokağa bıraktın kendini. Adımlarının hızı merakınla doğru orantılıydı. Kestirme sokaklara sapıp yol üstündeki kahvelerden birine girip beklemeye başladın. Kısa bir süre sonra sokakta diğerlerinden ilk bakışta seçilen Arifi gördün, “gel bakalım Arif” deyip içeri çağırdın.
—Nasılsın arif?
—İyi abi iyi.
—Sigaran, paran var mı?
—Var abi, var var.
—Çay içer misin?
—Sevmem abi, kusarım, sevmem.
—Meyve suyu söyleyeyim sana, garsona seslenip meyve suyu söyledin “ben o bardakla kimseye servis yapamam” diyerek karşı çıktı garson “şişeden içer” deyip orta yolu buldunuz. Kısa bir sessizlikten sonra sanki karşındaki normal biriymiş gibi sorunu sordun
—Az önce sen bana bir şey mi verecektin Arif?
—He abi…
—Demek öyle nedir o?
—Ne nedir?
—Vereceğin şey?
—Kim verecek?
—Ariiif sen bana bir şey vermeyecek miydin gösterdin ya?
—Şimdi olmaz, gece, gece gel, bizde vereyim.
—Ne vereceksin Arif, ne var o paket… te lafını tamamlamadan ayağa kalkıp çıkıp gitti. Yaşadıkların gizemli bir hal almaya başlamıştı, gece yarısına kadar sokaklarda bir soru işareti görünümünde amaçsızca dolaşarak düşünüp durdun. “gitmekten başka seçeneğim yok” düşüncesiyle Arifin kulübesine yöneldin, elinde gaz lambasıyla kapıda karşıladı seni, geçip oturdunuz…
Pek anlaştığınız söylenemezdi, yarım yamalak şeyler anlatıp konudan konuya geçiyor, bir söylediği diğerini tutmuyordu. Kelime aralarını okuyabildiğin için anlatmak istediğini az çok kavrayabiliyordun.
—Nerde vereceğin paket?
— Burda abi, bu, bu işte.
—Ne var içinde?
—Ben bilmem abi, bilmiyorum, ben bilmiyor. Bunu ona ver, bunu ver beni kurtar, —Ne kurtarması, nasıl kurtulabilirsin ki?
—Sen kurtarabilirsin, sen abi, beni sen abi, yardım et yardım bana, ne olur deyip ayaklarına kapandı, hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçinde birden bire bastıran yağmur gibi sırılsıklam ağlama isteği. Birbirimize sürekli ve sakınmadan bulaştırdığımız tek şey ağlamak değil mi zaten
—Peki Arif, paketi götüreceğim, söz… Yeter artık sen de ağlama ama, hadi… Arifin hırıltılı, hıçkırıklı ağlamasına daha fazla dayanamadın, eline tutuşturduğu paketi alıp evine gitmek için kalktın. Yolda özellikle böyle anlarda beliren içinde kemirgen bir hayvan varmış gibi pakette ne olabileceğini düşünüyordun. Eve girer girmez kendine engel olamayıp hızla paketi açtın. İçinden siyah kaplı tüm sayfaları boş bir defter, biri eski tip asma kilit anahtarı, diğeri sandık anahtarı olmak üzere iki anahtar, üç tane de aynı boyda gül dalı vardı. (tutanak gibi oldu) Bunlarda ne? hiç bir şey anlamadın. Defterin tüm yapraklarını ışığa tuttun bir iz bir işaret aradın bulamadın. Paketin ambalajını yerden alırken küçük bir kâğıda gözün ilişti, kargacık burgacık el yazısıyla “Aşiyan sokak numara 8 Üsküdar yazıyordu. Gece boyunca düşünüp durdun. Aklında sabun köpüğü gibi “pıt “ diye patlayan binlerce düşünceler, olasılıklar, ünlemler, şüpheler…
Aylardır işsiz güçsüz oturuyordun “bir işe yaramış olurum” düşüncesiyle sabah erkenden kalkıp paketi alarak yola koyuldun, saatlerce adresi arayıp durdun. Silahsız emperyalist marketler yüzünden, adres sormalarda bire bir olan bakkalların; iflasın beyaz bayrağını teker, teker çekerek kapanmış olması işini oldukça zorlaştırıyordu.
—Yıllar önce buralarda aşiyan isimli bir sokak varmış ama hangisidir, nedir bilmiyorum. Sana en iyi yaşlılar yardım eder, onlara sorsan daha iyi olur diyen mahalle sakininin önerisiyle ara sokaklarda aramaya başladın.
—Aşiyaaaan, aşiyaaaan, aşiyaaaaan… Çok eski bir sokağı arıyorsun, ben bilmiyorum ama babam bilir, buyurun gelin bir de ona soralım.
Oturduğu koltukta kıpırdamadan duran solgun yeşil gözlerini sabitlediği noktadan ayırmadan mır mır mırıldanarak “ne var ne oldu” diye seslendi babası.
—Baba; arkadaş aşiyan sokağını arıyor, sen bilirsin sanki eskiden vardı böyle bir sokak.
—Oğlum kimmiş arayan, yanıma gelsin bakalım?
Yaklaştın
— Ne yapacaksın sen o sokağı, kimi arıyorsun?
—İşin açıkçası kimi aradığımı bilmiyorum, sadece bu adresi arıyorum.
Ne için aradığını sordu, vermem gereken bir paket var dedin, adresi tarif etti, teşekkür edip kalkacağın sıra,
—Muzafferi arıyorsun 8 numarada Muzaffer var, çok yaşlandı, yüzün üstünde yaşı, geleni gideni pek yoktur ama aklı bir gelip bir gider hih hi hih…
Geçenlerde hastalandığını duydum, ölecek diye her sabah salasını beklerken bir haftada ayaktaydı. keçi gibi inatçıdır köftehor, selamımı söyle. İzin isteyip ayrıldın, çok geçmeden buldun adresi. Bahçesi adam boyu ot içerisinde, demir parmaklıklı, balkon altları sonradan kalaslarla desteklenmiş iki katlı ahşap, izbe bir evdi. Korkarak bahçe kapısından geçip giriş kapısına yöneldin, evde yaşam belirtisi yoktu, seslendin yanıt alamadın, hafif dokunuşunla kapı ardına kadar açıldı, içeri adımını attığın an tenine ürperti yayıldı üşüdün.
—Kimse yok mu?
Üst kata çıkış merdiveni tahtalarla kapatılmış boş bir salondaydın.
—Ne var ne oldu? Sesin geldiği tarafa döndüğünde alt kata inen korkuluksuz merdivenleri gördün.
—Aşağı gel!
İndin.
—Kime bakmıştın?
—Muzaffer amcayı aramıştım.
—Benim, niçin aramıştın? Orta boyda, temiz giyimli, bem beyaz kısa sakalları, yuvarlak çerçeveli gözlükleri olan sevimli biriydi Muzaffer amca, bir solukta anlattın. Paketi istedi verdin, köşede duran kocaman sandığı saran paslı zincire iliştirilmiş asma kilidi titrek elleriyle açtı, paketteki öteki anahtarı çıkarıp sandığı açarak, kapağını yavaşça arkaya yatırdı. Sandığın içi bomboştu. kapağın bordo döşemesini sıyırınca, döşemenin altında tahtaya oyulmuş üç adet gül dalı şeklinde kalıp ortaya çıktı, kalıplara gül dallarını yerleştirip beklemeye başladınız.
—Birkaç dakika sonra göreceklerini bir daha anımsamayacaksın, birazdan karşı duvarda belirecek olan “aynadan kapı”nın önünde duracaksın, her şey sana kalmış. İster diğer tarafa geçip Arifin yarım bırakılan öyküsünü tamamlaması gerektiğini yazarına hatırlatırsın, istersen vazgeçip geldiğin gibi geri dönersin, karar senin. Ayrıca kendi yaşamınla ilgili yolunda gitmeyen şeyler varsa onları bile düzelttirebilirsin
—Dönüşüm ne şekilde olacak diye sordun.
—Çok basit, dönüşerek, senin öykünü yazan yazarın sana yol gösterecektir, böyle bir fırsatın da var, unutma bir saat süren var, her şey sende başlayıp sen de bitiyor, bu kapıdan geçen tek kişi sen değilsin, Hadi bakalım ayna oluştu, süren başladı.
Ok yaydan çıktı bir kere ne olacaksa olsun” deyip ayakların titreyerek ayna yüzeyli kapının önünde durdun, kısa süreli tereddütten sonra adımını atıp diğer tarafa geçiverdin. Karşında kırk-kırk beş yaşlarında, kel kafalı, keçi sakallı biri oturmuş HADİ ORDAN başlıklı bir şeyler yazıyordu.
NOT:öykü atölyesi ürünü http://www.ozgurpencere.org/
Levent KÜÇÜK 2007

Hiç yorum yok: